Ekonomi politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi politikası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2026 Çarşamba

TDÇİ ESKİ GENEL MÜDÜRÜ SENCER İMER: "BENİ PAZAR KAYBEDECEK OLAN İZMİRLİ DEMİR ÇELİKÇİLER GÖREVDEN ALDIRDI"

Sencer İmer (1942-2022)
TDÇİ Eski Genel Müdürü Sencer İmer / 

SEBEP,  EGELİ DEMİRCİLER Mİ?

TDÇİ Genel Müdürlüğü görevinden alınan Sencer İmer'e göre bu kararda İzmirli ark ocaklı demir çelikçilerin pazarlarını koruma kaygısı etkili oldu. İmer'i görevden alan Bakan Ersin Faralyalı İzmirli;  göreve getirilen Prof. Dr. Atilla Sezgin de seçimi kaybeden DYP İzmir milletvekili adayı... İmer'in iddiaları içın bunlar bir tesadüf mü, yoksa kanıt mı?

Cahit UYANIK 

Atamalar, yeni hükümetin icraatları arasında en fazla tartışma yaratan konu oldu. Hatta bazı atama kararnameleri hükümet ile Cumhurbaşkanı Turgut Özal arasında ciddi gerilim bile yarattı. Hükümetin atamaları savunurken söylediği iki şey var: Birincisi 'Biz yürütme olarak uyumlu kadrolarla çalışırız'. İkincisi de 'Atamalarımız siyasi değil. Biz bu görevlere, işi en iyi yürütecek kişileri getiriyoruz.'

Ancak atamalar konusunda yapılan eleştiriler ise 'Görevden alınan bazı kişilerin işlerinde çok başarılı oldukları ve yerlerine yapılan atamaların bazı çıkar hesaplarına dayandığı' noktasında yoğunlaşıyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlanan Türkiye Demir Çelik İşletmeleri (TDÇİ) yönetiminde yapılan değişiklik de işte bu tartışmalı görevden alma ve atamalardan biri oldu. Eski Genel Müdür Sencer İmer bir süre önce görevinden alınarak yerine son seçimde DYP İzmir milletvekili adayları listesinde bulunan ancak milletvekili seçilemeyen Prof. Dr. Atilla Sezgin atandı. 'TDÇİ Olayı'nda görevden alınan taraf Sencer İmer, gelişmeleri 'kendi açısından' Ekonomik Panorama'ya değerlendirdi:

Ekonomik Panorama: TDÇİ, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlandıktan sonra Bakan Faralyalı ile ilişkileriniz nasıldı?

Sencer İmer: Ben Sayın Faralyalı'yı zaten Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkanı olduğu zamandan tanıyordum. Faralyalı bana bakanlık görevine geldiği gün kendine bağlı tüm kuruluşlardaki alım-satım ve ihaleleri durduracak bir genelge çıkarmak istediğini söyledi. Ben de genelgeyi duyunca 'Sakın böyle bir genelge çıkarmayın. Eğer bu devreye girerse tüm fabrikalara kilit asmak gerekir' dedim. Bunun üzerine Faralyalı 'Ben fabrikaların kapısına kilit vurmak değil, belli yatırımları kontrol altına almak istiyorum' dedi. Böylece genelgeyi amacına uygun hale getirdik. Eğer ben orada müdahale etmeseydim tam bir skandal olacaktı. Ama Bakan Faralyalı bu sefer, az önce sözünü ettiğim alım-satım ve ihaleleri durduran benzeri bir genelgeyi 30 Ocak tarihinde çıkarttı. 

- Bu durumda siz ne yaptınız?

İmer: Ben de bu genelgeyi hukukçularıma incelettim ve cevabi bir yazıyla genelgeyi uygulayamayacağımı bildirdim. Çünkü ilgili yasalar gereğince ihaleleri ve alım-satımları durdurma yetkisi TDÇİ Yönetim Kurulunda idi. Üstelik bu genelgeyi uygulamaya koysaydım yılda bir kez yapılan koklaşabilir taş kömürü ve ferro-alias gibi ham maddelerin ihalelerini de kaçırabilirdik ki bu, fabrikalarımızın durması anlamına gelirdi.

(Tıklayınız) ARAMIZDAN AYRILAN PROF. DR. SENCER İMER İLE BİR ANI

8 Ocak 2026 Perşembe

İŞTE KARDEMİR'İN KAPATILMASINI İSTEYENLER


KARDEMİR-1939'da kurulduktan sonraki görünümü 

KİGEM, TDÇİ'nin KARDEMİR Raporunu Çürüttü

İŞTE KARABÜK'ÜN KAPATILMASINI İSTEYENLER 

KİGEM'in hazırladığı rapora göre demir çelik ithalatçıları ve İzmirli demir çelik üreticileri Karabük'ün kapatılmasını isteyenler arasında başı çekiyor. KİGEM'e göre KARDEMİR'in teknolojisi eski değil ve bu yıl 310 milyar lira kar edecek.

Cahit UYANIK 

5 Nisan Kararları sonrasında bütün gözler, kapatılacağı belirtilen Karabük Demir Çelik İşletmelerine (KDÇİ veya KARDEMİR) çevrilmişti. Ancak hükümetin SHP kanadının baskısıyla KARDEMİR'e bir 'Sürekli Döküm Tesisi' kurulmasına ilişkin krediye cevap verme süresi uzatıldı, Böylece 'KARDEMİR'i kapatma krizi' bir süreliğine donduruldu. Ancak 'KARDEMİR kapatılmalı mı?' tartışmasının Özelleştirme Yetki Yasa Tasarısının Meclis'te kabul edilmesiyle yeniden alevlenmesi bekleniyor.

Bu ortamda Harb-İş Sendikasının desteği ile kurulan Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi (KİGEM) Karabük'teki son duruma ilişkin hayli dikkat çekici bir rapor hazırladı. Rapora göre, aslında KARDEMİR'de 1988 yılına kadar teknoloji yenilemeleri devam etti. Öyle ki tesisin şu anda yüzde 85'i 15-20 yıllık ekonomik ve teknolojik ömre sahip. Yani bu konuda bazılarının söylediği gibi 'KARDEMİR teknolojik olarak eskimiş, bitmiş' eleştirisi haklı değil.

İthalatçılar ve İzmirliler KARDEMİR'in kapatılmasını istiyor

Tesis genel olarak modernize edilmiş olsa da yenileme yatırımlarının son halkası konumundaki 'Sürekli Döküm Tesisi'nin yapılması yıllardır çeşitli çevrelerce engelleniyor. Rapora göre KARDEMİR'de 46 tane ve yılda 1 milyon ton 'kütüķ' işleme kapasitesine sahip haddehane var. Bu haddehaneler halen Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkelerinden ithal edilen veya İzmir'den getirtilen kütükleri işleyerek üretim yapıyor. Ancak özellikle BDT'den ithal edilen kütüğün kalitesi iyi değil. İthal kütüklerin kalitesi, KARDEMİR'de kurulacak 'Sürekli Döküm Tesisi'nde üretilecek kütüklerden daha düşük. 

Türkiye'deki kütük pazarının büyüklüğü 3,5 trilyon lira. Sürekli Döküm Tesisi açılırsa demir kütük ithalatçılarının yanı sıra bu pazarı kaybedecek ikinci güç odağı da İzmir'de... Yani bu kentte yoğunlaşmış ark ocaklı tesislerde kütük imalatı yapan demir çelik üreticileri... KİGEM'in raporuna göre İzmirliler, KARDEMİR'in açacağı Sürekli Döküm Tesisi sonrasında pazarlarını kaybedeceği için bu yenileme yatırımını istemiyor. Suçlanan İzmirli demir çelik üreticileri şu anda Demir Çelik Üreticileri Derneği (DÇÜD) çatısı altında toplanmış durumda...

5 Ocak 2026 Pazartesi

ANKARA NOTLARI / 5 NİSAN 1994 KARARLARINA SEBEP OLAN EKONOMİK KRİZİN SORUMLUSU KİM? DEMİREL Mİ, ÇİLLER Mİ?

ANKARA NOTLARI / KRİZE SORUMLU ARANIYOR!

Cahit UYANIK 

Geçen hafta başında Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Çankaya Köşkünde ilk yılını doldurdu. Demirel, bir basın toplantısı düzenleyerek geride bıraktığı 365 günün hesabını verdi. Demirel bu toplantıda gazetecilerin birbiri ardına gelen sorularına 'kendine özgü' üslubuyla cevap vermeye çalışırken, üst düzey ekonomi bürokratları da Uluslararası Para Fonu (IMF) heyeti karşısında terlemeye devam ediyordu. 

Demirel basın toplantısında genel olarak 'kendi bıraktığı dönemde ekonominin dengelerinin yerli yerinde olduğu' düşüncesini savundu. Demirel, enflasyon-faiz-kur ilişkisi iyi düzenlenemediği için şimdiki bunalımın yaşandığını anlatarak "Bu kriz parasaldır" dedi. Demirel böylece 1988 yılından bu yana Türk ekonomisinin tıpkı bir uyuşturucu bağımlısı gibi 'sıcak para' girişiyle mevcut dengeleri ayakta tuttuğunu göz ardı etti. Ama bir yandan da günah çıkarırcasına ve 5 Nisan Kararlarını kastederek "Madem yapılması gerekiyordu, niye 11 ay önce yapmadınız?" deyiverdi. Oysa Türkiye'nin 300-500 milyon dolar kredi alabilmek için IMF kapısında bekliyor olmasında bir sorumlu aranıyorsa, Demirel de buna ortaktı. Tıpkı Çiller gibi...

Arşivdeki IMF mektubu...

Şimdi yine 1 yıl öncesine gözlerimizi çevirelim ve 1993-Mayıs ayının gazete arşivlerini karıştıralım. Yüksek tirajlı bir gazeteden şu kupürü okuyalım:

"IMF'den Demirel'e Son Gün Bombası. Bugün Cumhurbaşkanı seçilmesi kesin olan Başbakan Süleyman Demirel, IMF'den gelen bir sürprizle karşılaştı. IMF Başkanı Michel Camdessus, Başbakan Süleyman Demirel'e özel kurye ile 'Türk Ekonomisi İçin Uyarı Mektubu' gönderdi. Bugüne kadar IMF Başkanı'ndan doğrudan Başbakan'a mektup gönderilmediğine dikkat çekilerek "Bu çok acil bir durum. Bu nedenle doğrudan Demirel'e gönderildi" yorumu yapıldı. 

8 Aralık 2025 Pazartesi

BAŞKENT NOTLARI / EKONOMİ BÜROKRATLARI 1996 SONBAHARINDA NEDEN BİR KRİZ BEKLEMİYOR?

BAŞKENT NOTLARI / EKONOMİDE 'ASAYİŞ BERKEMAL'

Cahit UYANIK 

Ankara'da bugünlerde herkes Eylül ayında yeni bir ekonomik kriz çıkıp çıkmayacağına kafa yoruyor. Ancak bu konuda siyasetçiler dikkate alınacak bir şekilde konuşmuyor; çünkü hepsi taraflı... Kimi ekonomiye 'pembe gözlükler ile' bakıyor, kimisi de 'felaket tellallığı' peşinde... Bu konuda en tarafsız yorumları ekonomi bürokratlarının yapacağı kabul ediliyor. Konuştuğum bürokratların hepsi, Eylül'de veya daha ileriki aylarda bir ekonomik kriz çıkacağına inanmıyor. 

Peki 'teknik bilgilerle konuşmayı seven' bu bürokratlar Eylül ayında neden bir ekonomik kriz çıkacağını düşünmüyor? En önemli sebep politikacıların artık iç borçlanmada ciddi bir hata yapmayacağına ilişkin kesin inanç... Çiller'in 5 Nisan Kararları öncesindeki faiz politikasını haklı ve doğru bulan ekonomi bürokratı kalmamış. 

Ekonomi bürokratları 5 Nisan öncesinde iç borçlanmalarda yaşanan inadın sonuçlarının henüz hafızalarda taze olduğunu belirtiyor. Sohbetlerimizde sık sık 'Bu inat olmasa aslında 5 Nisan Krizi yaşanmayabilirdi' değerlendirmesini de duydum. Yani 5 Nisan Kararlarının alınmasına, sırf o dönemin başbakanı Tansu Çiller ile Hazine Müsteşarı Osman Ünsal'ın faizi düşürme sevdasının sebep olduğu düşüncesi artık 'genel kabul görmüş bir gerçek'... Şu anki iç borçlanmalar ise piyasa şartlarına göre, bir sorun yaşanmadan devam edip gidiyor. 

Ekonomi bürokratlarının ikinci argümanı ise Türkiye'nin bu yılki hedef 2,5 milyar dolar iken daha ilk 6 ayda 2 milyar dolar dış borç bulması ve bu rakama ikinci 6 ayda 3 milyar dolar daha eklenerek 5 milyar dolara kolayca yükselebilecek olunması... Yani Hazine'nin eli, dış finansman imkanları açısından rahat görünüyor. Ekonomi bürokratlarının tek gizli korkusu, bu 3 milyar dolarlık ek finansman imkanının siyasetçilerin iç borçlanmadaki faiz takıntısını yeniden canlandırması. Ve bunun, sistemi bir kez daha alabora  etme ihtimali... Bürokratlar bu senaryonun yaşanacağına ise pek inanmıyor. 

27 Kasım 2025 Perşembe

'PİYASA EKONOMİSİNİN ANAYASASI' DENİLEN ÜNLÜ 'REKABETİN KORUNMASI HAKKINDA KANUN' NASIL YASALAŞTI?

Piyasa / Tekel ve Kartellere Son

REKABETİN 'NAMUS KURALLARI'...

Dünya Bankasının her konsültasyonda sorduğu Rekabetin Korunması Hakkında Yasa Tasarısı artık kanunlaşmak üzere... Tasarı neler getiriyor, kimleri, nasıl etkileyecek?

Cahit UYANIK / Haluk MÜFTÜOĞULLARI

Türkiye serbest piyasa ekonomisi ile 24 Ocak 1980 kararlarından sonra tanıştı. 'Her alanda rekabet' mantığına dayanan serbest piyasa ekonomisine uyum sağlamak için yıllardır çaba harcıyoruz. Bu arada tekel, kartel, oligopol gibi rekabeti ve serbest fiyatlandırmayı bozucu oluşumlar da Türk ekonomisinde eksik değil. Hemen her hükümetin programında 'Tekel ve karteller ile mücadele edilecektir' türünden ibarelere rastlanabiliyor. Ancak Türkiye yine de uzun yıllar rekabet kurallarının bir yasayla düzenlenmediği tek OECD ülkesi olma özelliğini sürdürdü. 

DYP-SHP Koalisyon Hükümeti ise bu konuya önem verdi. Hazırladığı tasarıyı Temmuz-1992'de konuyla yakından ilgili 200'ün üzerinde kişi ve kuruluşa göndererek düşüncelerini aldı. Tasarı, bu görüşler ışığında rotüşlar yapılarak TBMM'ye sevk edildi. Tasarı, ilgili komisyonlarda görüşülerek iki hafta önce Genel Kurula indi.

Toplam 5 kısımdan oluşan tasarının amacı "Rekabeti engelleyici, bozucu ve kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları; piyasaya hakim olan teşebbüslerin bu hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamak" olarak açıklanıyor. Tasarı rekabeti bozucu ve engelleyici faaliyetleri 3 ana başlıkta topluyor. Bunlar; 'kuruluşlar arası anlaşmalar', 'kuruluşlar arası uyumlu eylemler' ve 'birlik oluşturma kararları' olarak sıralanıyor.

Çimento karteli artık rahat olamayacak

Türkiye'de özellikle hem fiyat hem de bölge paylaşımi bazında bir 'çimento karteli' bulunduğu artık herkesçe biliniyor. Yasanın ilk planda etkileyeceği çimento fabrikaları ve dolayısıyla inşaat sektörü olacak. Çimento karteli en son Güneydoğu Anadolu Bölgesinde gündeme gelmiş ve fiyatların 3 ayda yaklaşık yüzde 60-70 oranında yükselmesi, tüketicileri 1 haftalık 'tüketim boykotu'na itmişti. Hükümet elinde engelleyici veya cezalandırıcı herhangi bir yasal düzenleme olmadığı için bu duruma seyirci kalmıştı. Bu arada bölgedeki kartelin yanlış özelleştirmelerden kaynaklandığı ve rekabeti koruyucu bir yasal düzenleme olmadan özelleştirme yapmanın tehlikelerine dikkat çekilmişti. 

9 Kasım 2025 Pazar

ANKARA NOTLARI / MECLİS'TE 'EKONOMİK ANAYASA' TARTIŞILMALIYDI

Cahit UYANIK 

Meclis'te geçen hafta Partilerarası Anayasa Değişiklik Komisyonunun çalışmaları büyük bir ilgiyle izlendi. Ne de olsa sivil politikacılar Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu kadar büyük ve önemli değişiklikler için uygun bir zemin yakalamışlardı. Tüm partiler önce prensipler üzerinde anlaştı. Herkesin yüzü gülüyordu. Ama işler maddelerin tek tek görüşülmesi sırasında karıştı. Refah Partisi ile Anavatan Partisi, din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen 24. Madde konusunda kaçak güreşmeye başladı. Daha sonra partilerden istifa eden milletvekillerinin durumunu düzenleyen 84. Madde için de anlaşmazlık çıkınca işin rengi iyice değişti. Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk tüm parti liderlerine bir mektup yollayarak, bu sorunların ancak genel başkan düzeyinde çözülebileceğini anlattı ve toplantıya çağırdı. 

SHP'nin istediği demokratikleşme paketiyle çakışan anayasa değişiklikleri aslında bazı ekonomik normların anayasal güvence altına alınması için iyi bir fırsattı. Bundan birkaç yıl önce TÜSİAD tarafından gündeme getirilip tartışmaya açılan 'Ekonomik Anayasa' önerisi yoğun ekonomik sorunların yaşandığı bir ortamda Meclis'te ele alınabilirdi. Hükümet tarafından desteklenecek böylesi bir girişim büyük olasılıkla başarıya ulaşacaktı. Çünkü bir krizden çıkış süreci yaşandığı için, yapısal ekonomik sorunların çözümü konusunda toplumsal uzlaşma sağlamak çok daha kolay olabilirdi ama olmadı, olamadı. 

Aslında bu konuda hicbir şey yapılmadı değil. 'Ekonomik Anayasa' konusunda DYP Zonguldak Milletvekili Güneş Müftüoğlu bazı girişimlerde bulundu. Ancak arkasında parti grubu ve hükümet desteği bulamayınca bu çabaları sonuçsuz kaldı. Müftüoğlu'nun ne yazık ki eskilerin deyimiyle 'akim kalan' bu iyi niyetli girişimleri neler içeriyordu? Şimdi bu konuyu ana başlıkları ile gözden geçirelim:

● Anayasada vatandaşın sosyal, siyasal ve hukuksal yönden devlete karşı korunması sağlanmış ve kurumsallaşmıştır. Bu durum kuvvetler ayrılığı ilkesi, temel hak ve özgürlükler, siyasi hak ve ödevler, yargı denetimi gibi başlıklar altında toplanmıştır. Ancak vatandaşın devlete karşı ekonomik yönden de korunması gerekiyor. Bu fikir 'İktisat Politikası Anayasası' veya 'Ekonomik Anayasa' fikrini doğurmuştur. 'Ekonomik Anayasa' son 20 yıldır ABD ve Avrupa'da tartışılıyor.

4 Kasım 2025 Salı

MAKAM ŞOFÖRÜNDEN BAKANINA: ÇİLLER KURBANLARI

Serhat HÜRKAN / Cahit UYANIK 

Başbakan Tansu Çiller, siyasete 1990 yılında DYP Kongresinde Genel İdare Kuruluna (GİK) seçilerek adım atmıştı. 1991'de DYP İstanbul Milletvekili seçildi. Demirel'in kurduğu kabinede Devlet Bakanı olarak 'ekonomik sorunlarla' ilgilendi. 1993 Haziranında yapılan olağanüstü ve 1993 Kasımındaki olağan DYP kongrelerini kazanarak liderliğini sürdürdü. Başbakan Çiller iki kongreyi de kazandıktan sonra adeta 'Terminatör' gibi esti. Çünkü Çiller beraber çalışılması ve geçinilmesi zor kişilik özellikleri sergiliyor. Yakın, uzak çalışma arkadaşları ya istifa ediyor ya da görevden uzaklaştırılıyor. Panorama, Başbakan'ın sürtüştüğü ve yanından uzaklaşan mesai arkadaşlarının listesini derledi.

RÜŞDÜ SARACOĞLU: ANAP'ın ve Demirel'in Merkez Bankası Başkanı Rüşdü Saracoğlu'nun Çiller'le olan tartışmaları sonuçta kendisinin başkanlıktan istifasına neden oldu. Saracoğlu ile birlikte iki yardımcısı Hasan Ersel ve Ercan Kumcu da istifa etti. Genel Sekreter Salih Başağa da istifacılar kervanına katıldı. 

İLHAN KESİCİ: O da Saracoğlu gibi 'Yes Man' olmayan bir ekonomi bürokratı portresi çizdi. DPT Müsteşarlığından Çiller başbakan olduktan sonra ayrıldı. Kesici Müsteşar, Çiller bakan iken; Tansu hanım, DPT Müsteşar Yardımcısı Cengiz Aysun'la direkt temas kuruyordu. Başbakan olunca Aysun'u Tarım Bakanlığı Müsteşarlığına getirirken DPT'nin başına da Necati Özfırat'ı atadı. 

BÜLENT GÜLTEKİN: Bir diğer Merkez Bankası Başkanı Gültekin, Ocak ayında yapılan devalüasyon ertesinde istifa etti. Başbakan ile kararın sorumluluğunu paylaşmakta ihtilafa düşmüştü. DYP'li politikacılar onu ANAP'a bilgi vermekle suçladı.

MUHİTTİN FİSUNOĞLU: Ağustos-1993'te Genelkurmay Başkanlığı sırasının kendisine geldiğine inanan Org. Fisunoğlu, Çiller'in Org. Doğan Güreş'in süresinin uzatılması doğrultusunda tutum alması yüzünden emekli oldu. Org. Güreş'in Çiller'in bu tercihinde etkili olduğu yazıldı.

EMRE GÖNENSAY: Akademisyen olan Gönensay, Demirel'in başbakanlığında ekonomik konulardaki danışmanıydı. Çiller'in bazı girişimlerini O frenletiyordu. Çiller başbakan olunca Gönensay da Demirel'in yanına Cumhurbaşkanlığı Danışmanı olarak 'çekildi'.

17 Ekim 2025 Cuma

BÜTÇE BAĞLAMA GELENEĞİ NEDİR? BÜTÇELER, NE ZAMANDAN BERİ KAMUOYU ÖNÜNDE İPLE BAĞLANMAYA BAŞLADI?


2025 Yılı Bütçe Yasa Tasarısı bağlama töreni

Cahit UYANIK 

Devlet bütçesi, yaklaşık 4,5 ayda hazırlanan (Meclis'teki görüşme süresi eklendiğinde 7 ay) tüm kamu kurumlarının katılımını gerektiren zorlu bir süreci içermektedir. Bu süreçte her ne kadar bütçe hazırlama ilkeleri önceden ilan edilerek kamu kurumlarının bunlara uyması istenilse de ödenekler konusunda Hazine ve Maliye Bakanlığının yanı sıra Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı ile kurumlar arasında ciddi müzakereler ve pazarlıklar yaşanmaktadır. 

Nihayetinde ertesi yılın bütçe tasarısının yılbaşından 75 gün önce yani 17 Ekim gününde Meclis Plan ve Bütçe Komisyonuna (Küçük Genel Kurul da denilen 31 üyeli komisyon) iletilmesi yasal bir zorunluluktur. Bütçeler bir ana metnin altında onlarca bakanlık ve kurumun binlerce sayfalık ayrıntılı bütçelerini içermekte ve Komisyon'da bu  bakanlık ve kurum bütçeleri ayrı ayrı görüşülmektedir. 

Zaman zaman 'Bütçenin çatılması' da denilen, 'Bütçenin bağlanması' kavramı bu durumda ilk olarak; Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığının ilgili kurumla ödenekler konusunda bir uzlaşmaya vardığı anlamına gelmektedir. 

İkinci olarak ise sembolik bir anlayışla binlerce sayfa kağıda basılmış bütçe metin ve rakamlarından oluşan kitapçıkların üst üste konularak bir iple bağlanıp Maliye Bakani tarafindan son düğümü atılarak Meclis Plan ve Bütçe Komisyonuna gönderilmesi anlamına gelmektedir. Bu geleneğin Maliye Bakanlığı bünyesinde kapalı kapılar ardında çok uzun yıllardır yaşatıldığı bilinmektedir. Ancak bu geleneğin kamuoyu önünde gerçekleşen bir ritüele dönüşmesi oldukça yenidir. 

15 Ekim 2025 Çarşamba

MERHUM ÖMER FARUK ÇOLAK'IN ARDINDAN: "HEDEFİMİZ BÜYÜK BANKALAR DEĞİL, ETKİN ÇALIŞAN BANKALAR YARATMAK OLMALI"

Doç. Dr. Ömer Faruk ÇOLAK:

"Patlayacak Bir Kaç Dinamit Daha Var"

Türkiye, Batı'daki bir çok modern kurum gibi bankacılıkta da yüzlerce yıl sonra tanıştı. 1800'lü yılların ikinci yarısında kurulan Memleket Sandıkları ile atıldığımız bankacılık macerası sürüp gidiyor. Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Faruk Çolak ile geçmişten günümüze Türk bankacılığını konuştuk:

Cahit UYANIK 

Ekonom: Türk bankacılık sektörünün bazı sorunları çok eski zamanlardan kaynaklanıyor olabilir mi?

Çolak: Türkiye'de bankacılığın gelişmesi cumhuriyetle beraberdir. 1924'te İş Bankası kuruldu. Bunun kararı 1923 yılındaki İzmir İktisat Kongresinde alınmıştır. Sektör günümüze kadar bir kaç aşamadan geçti. İlki Birinci Dünya Savaşına kadar olan dönem ki tümüyle kamu bankası ağırlıklıdır. İkinci Dünya Savaşından sonra ise 1948'de İstanbul İktisat Kongresi toplanmış. Orada bizim müteşebbisimizin devletçiliğe karşı bir başkaldırışı var. Yeterince sermaye birikimi sağlandığını ve bu nedenle devletin artık ekonomiden çekilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bunun hemen arkasından Akbank ve Yapı Kredi Bankası gibi bankaların kurulması geliyor. 1950 ve 1980 arasındaki dönemde ise sektörde düşük negatif faiz dönemini görüyoruz. Bu dönemde de kamunun ciddi desteği var sektöre...

Ekonom: 2000 yılına kadar kamu bankaları hep vardı da, bu zamandan sonra neden sorun gibi görülmeye başladılar?

Çolak: Sorun, her şeyden önce bankacılık sektörünün taşıması gereken kuralların uygulanmamasıdır. Kuralların denetlenmesinden sorumlu olan kuruluşlar bankalara karşı nasıl bir tavır takınıyorlar? 1980 ile 2000 arasında kamu bankaları sayı olarak azaldı. Anadolu Bankası, TÖBANK gibi bankalar diğer bankalar tarafından devralındı. Ama devralan banka bundan olumlu değil olumsuz yönde etkilendi. Bu noktada acaba tasfiye kavramı neden gündeme gelmedi sorusu akla düşüyor. Bunları neden daha iyi durumda olan bir başkasının üstüne yüklüyoruz da yok etmiyoruz. Bu sorun hala devam ediyor. İkincisi giriş-çıkış koşulları piyasayı belirleyen önemli faktörlerden birisidir. Piyasaya giriş serbestse o piyasa daha rekabetçidir, eğer değilse tekel vardır. Bankacılık sektöründe 1990 başında sektöre giriş sanki zorlaştırılıyormuş gibi yapılmış ama 1994'ten sonra ilginç bir şey olmuş: Sektöre giriş dolaylı olarak serbest ama çıkış yasak. Adam batıyor ve sektörden çekilmek istiyor, sen diyorsun ki 'Yok, sen çekilemezsin. Biz seni TMSF'ye alacağız, orada faaliyetlerini yürüteceksin'... Yani iktisat teorisinde girişin serbest, çıkışın yasak olduğu piyasa türünü biz yarattık. Üçüncü sorun ise sektörde bilgi akışkanlığı ve şeffaflığın olmaması.

Ekonom: Şeffaflık ve bilgi akışı konusunu biraz açar mısınız?

Çolak: BDDK'nın kurulduğu 1999'a kadar bankalar kötü çalışırken Hazine bunların hepsinden haberdardı. Bir bankanın kötü çalıştığını bile bile bunu göz ardı ediyorsam, suç ortaklarından birisi benim. Eğer bunlar yapılmasaydı fondaki bankalara 22 milyar dolar aktarmazdık. Bunu yaptık ve elimizde şimdi patlamış bir dinamit var. Ben sanıyorum ki daha patlayacak birkaç dinamit var. Burada birkaç banka daha batacak demiyorum, sektör daha birkaç defa dalgalanacak. Kamu bankalarına milyar dolara yakın bir kağıt verildi. Neden? Çünkü bunların aktiflerinde 'sınıflandırılamayan aktif' denilen bir kalem var. Bunun da yüzde 90-95'i görev zararı. Bunlara karşılık kağıt verilince piyasadaki kağıt stoku birden bire arttı. Esasında bu borç hep vardı ve Hazinenindi. Öyleyse ortada mülkiyet yapısından değil, bu bankaların nasıl kullanıldığından kaynaklanan bir sorun var.

Ekonom: Siz zaman zaman 'batık maliyet' kavramından bahsediyorsunuz. Bu kavramı açar mısınız?

Çolak: Maliyet derken hep TMSF'deki bankalara verilen kağıtları göz önünde tuttuk. Oysa başka maliyetler de var. Bir banka olarak sizi işe aldım, eğittim. Bunun bana 4 bin dolar maliyeti oldu. Eğitim bitti, ertesi gün bana istifa dilekçenizi getirdiniz. Bu benim için batık maliyettir. Bu sektörün 2000 yılında 135 milyar dolarlık bir büyüklüğü vardı. Bugün bu büyüklük 113 milyar dolar düzeyine inmiş. Arada önemli bir fark var. Bir şubeyi açmanın maliyeti yaklaşık 300-400 bin dolardır. Kapatılan 200 şubeyi çarpın 300 bin dolarla, yaklaşık 60 milyon dolar yapar. Bir bankacının eğitimi kişi başına 10-12 bin dolardır. Bankayı kapattınız, ATM'yi ne yapacaksınız? Yüzlerce ATM gitti. Sektörde birleşme yaparken maliyetlerin genel ekonomiye etkisini düşünmek zorundayım. Bu göz ardı ediliyor. Bu şekliyle hesaplandığında sektörde yaşanan maliyetin daha büyük olduğunu görebiliriz.

8 Ekim 2025 Çarşamba

İHRACATÇI DEVLETTEN ŞİKAYETÇİ... TİM'DEN SEKTÖR SEKTÖR İHRACATÇININ SORUNLARI RAPORU...

Sorunsuz ihraç sektörü yok / 

İHRACATÇI ÇÖZÜM BEKLİYOR 

İhracatçılar devletin piyasaya müdahalesinden şikayetçi... Sektörler; yüksek girdi fiyatları, mevzuat engelleri, yüksek oranlı fon ve vergi kesintileri, yüksek tutarlı liman hizmetleri ve taşıma bedelleri gibi konulardan hoşnut değil.

Cahit UYANIK 

Türkiye, 2000'li yıllara 25 milyar dolarlık ihracat hedefiyle girmeye hazırlanırken ihraç sektörlerinin hemen hepsinde ciddi ve özgül sorunlar var. Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) tarafından hazırlanan rapor, sorunların çözümünün hemen hepsinde devletin inisiyatif kullanmasının kaçınılmaz olduğunu ortaya çıkardı. 

TİM'in ihraç sektörlerindeki araştırmaları sonucu hazırlanan rapora göre ihracatçılar genellikle devletin piyasaya müdahalesinden şikayetçi. Sektörler yüksek girdi fiyatları, mevzuat engelleri, yüksek oranlı fon ve vergi kesintileri, yüksek tutarlı liman hizmetleri ve taşıma bedelleri gibi konulardan hoşnut değil. Bu şikayetlerin hepsinde devlet 'başrol'de bulunuyor. TİM'in raporuna göre ihraç sektörlerinin sorunları ve önerdikleri çözümler ana hatlarıyla şöyle:

Hazır Giyim, Konfeksiyon, Tekstil: Sektör dünya fiyatlarından girdi sağlamakta güçlük çekmektedir. Yeni teknoloji içeren yatırımlar, düşük maliyetli kredilerle ve seçici biçimde desteklenmelidir. Gelinen noktada tekstil ve konfeksiyon sanayisinin iç talebin yetersizliği nedeniyle ihracat yapma zorunluluğu artık bir yaşam şartı halini almıştır. Çünkü sektör, üretiminin yüzde 80'ini ihraç etmek durumundadır. Sektörün en önemli hammaddesi pamuktur. Ancak pamuğu, yaşanan spekülasyonlar nedeniyle yıllardır dünya fiyatlarından satın almıştır. Pamuk üretimi açısından dünyada 6. sırada bulunan Türkiye'nin sıkıntısının temelinde tutarlı bir sanayi politikası izlenmemesi yatmaktadır. Türkiye'yi dünyanın önde gelen hazır giyim tedarikçisi haline getirmek, teşviklerin alt sektörlerde de (örme, boya, apre, baskı gibi) yoğunlaştırılmasına bağlıdır.

Demir ve Demir Dışı Metaller: Sektörde enerji başta olmak üzere girdi fiyatları uluslararası seviyelerinin çok üzerindedir. Bu girdilerin maliyetinin düşürülmesi sektörün rekabet gücünü artıracaktır. 1994 yılında sektöre sağlanan yüzde 11,9'luk efektif desteğin, 1995'te en az yüzde 9,8 oranında devam ettirilmesi gerekmektedir. Bu sayede ihracat 2,5 milyar dolara ulaşabilir. Sektör açısından büyük önemi bulunan İran pazarı, Türk Eximbank'ın sigorta kapsamına alınmamıştır. Bu yapılmazsa Türkiye İran pazarını kaybedebilir. Ayrıca Çin'de liman ve boşaltma hizmetlerinde sorunlar yaşanmaktadır. Devletin uluslararası projeler için düşük faiz-uzun vadeli krediler açması durumunda dünya pazarlarına daha kolay girme ve girdi sağlanması olanağı doğacaktır.

14 Ağustos 2025 Perşembe

TCMB'NİN ARA HEDEFİNİ SEVMEDİM; KONU ENFLASYON HEDEFİ İSE 'NE KADAR BASİT, O KADAR İYİ'...


Cahit UYANIK 

TCMB 'enflasyon ara hedefi' diye birşey getirdi. Başkan Karahan "2025 yıl sonu enflasyon tahminimiz olan %24 değerini, 2025 yılı 'ara hedefimiz' olarak koruyoruz. 2026 ve 2027 yılları için ise enflasyon ara hedeflerimizi sırasıyla %16 ve %9 olarak belirledik" dedi. Dedi demesine de 
kafalar karıştı, deyim yerindeyse 'iki arada bir derede kaldık'... Peki TCMB aslında ne yaptı ve iyi mi yaptı?

TCMB aslında şunu yaptı:
3 ay önceki enflasyon raporunda tahmin aralığı 10 puandı (%19-29) hedefi %24'tü. Aslında bu aralık veya tahmin ufku 4-6 puan olmalıydı.
Bu aralık çok genişti ve eleştiriliyordu. Herkes bandın üstüne yani %29'a gözünü dikmişti.

Şimdi bu tahmin aralığını 10'dan 5'e daraltıp %25-29 yaptı. Ama TCMB hedef niteliğindeki orta nokta vermekten vazgeçti. Öte yandan ara hedef getirdim deyip %24 tahminini korudu. 'Şu anda ara hedefim tahmin ufku dışında, daha iyi bir enflasyonla mücadele performansı sağlayacağımı düşünüyorum çünkü... Aylar ilerledikçe işler kötü seyrederse, ara hedefim %25-29 aralığına gidebilir" demeye getirdi. Ancak herkes orta noktanın % 27 olması gerektiğini konuşuyor. Bir yanda %24, öbür yanda %27... Biz hangisini dikkate alacağız?

29 Temmuz 2025 Salı

RÜŞDÜ SARACOĞLU'NUN MERKEZ BANKASI BAŞKANLIĞINDAN İKİ YILDIR BEKLENEN İSTİFASI NASIL YAŞANMIŞTI?

RÜŞDÜ SARACOĞLU'NUN İSTIFASI İLE BÜROKRASİDEKİ ATAMA VE GÖREVDEN ALINMALARIN ÖYKÜSÜ 

BÜROKRASİDE HAREKET

Ekonomi bürokrasisi haftayı Rüşdü Saracoğlu'nun istifasıyla kapadı. Ankara'da atamalar, görevden almalar birbirini izliyor. Birçok kuruluş 'vekaleten' yönetiliyor.

Cahit UYANIK / İlter SAĞIRSOY

Geride bıraktığımız Cuma günü 'herkesin beklediği bir istifa' sonunda gerçekleşti. 2 Ağustos itibarıyla Merkez Bankası (MB) Başkanı artık Rüşdü Saracoğlu değildi. Geçtiğimiz Cuma günü mesai saatinin bitimine yakın Reuters ekranına son bir kez göz atan bankacılar irkildi. Reuters, Saracoğlu'nun istifasını haber veriyordu. Haber hızla yayıldı ve doğrusu kimse de şaşırmadı. Hakkında istifa edeceği yolunda bu kadar çok haber çıkan bir MB Başkanı daha olmamıştı.  Saracoğlu'nun istifasını 17.30 gibi özenli bir saatte gerçekleştirmesi de dikkat çekiyordu. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı Osman Ünsal, istifanın ekonomiyi en asgari düzeyde etkileyecek bir saatte verildiğini belirterek, bir anlamda Başkan'ın iyi niyetinin altını çiziyordu. İstifanın diğer ilginç bir yanı tarihi idi. Saracoğlu başkanlık görevine de 1987'de yani 6 yıl önce 30 Temmuz günü başlamıştı.

Bir istifa öyküsü

Saracoğlu'nun istifası aslında kamuoyunun gündemine ilk kez 1991 yılının Kasım ayında geldi. O dönemde Tansu Çiller Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanıydı. Saracoğlu MB Başkanı olarak Bakan'ın kendisini devre dışı bırakmak istemesinden yakınıyordu. Saracoğlu dönemin Başbakanı Süleyman Demirel'e gidip görevden affını istedi ancak kabul edilmedi. Çiller'in Başbakan olmasıyla 'Saracoğlu ne zaman istifa edecek?' sorusu da bir kez daha gündeme geldi. Başbakan ile Başkan arasındaki uçurumu bilmeyen yoktu çünkü ekonomiye yaklaşımları aynı değildi. 

Saracoğlu'nun istifasında bardağı taşıran son damla Başbakanlık Teftiş Kurulunun açtığı iki soruşturma oldu. Bu soruşturmalarda banka çalışanlarının kurduğu vakfa, usulsüz kesintiler ve aktarmalar yapıldığı ileri sürülüyordu. Bu soruşturmaları Saracoğlu'nun 'gururuna yediremediği' iddia ediliyor. Saracoğlu istifasını önce Başbakan Çiller'e elden sunmak istedi. Ancak Çiller'in İstanbul'dan dönmediğini öğrenen Saracoğlu, istifasını Başbakanlık Müsteşarı Yücel Edin'e resmi kurye ile gönderdi. 

28 Temmuz 2025 Pazartesi

KOSGEB TESİSLERİ SANAYİCİLERE VERİLECEK

DEVİR / HEDEF, KİT'LEŞMEYİ ÖNLEMEK

Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, yurt çapındaki 37 KOSGEB tesisini 1994'te sanayicilere devretmeye hazırlanıyor.

Cahit UYANIK 

Küçük ve Orta Ölçekli Sanayii Geliştirme ve Destekleme İdaresi Başkanlığı (KOSGEB), son yıllarda oldukça büyüdü ve serpildi. Toplam 22 kentte danışma-kalite geliştirme, ihtisas, pazar araştırma, ortak kolaylık, teknoloji, eğitim ve yatırım geliştirme merkezleri kurdu. Ancak 1970'lerden bu yana faaliyet gösteren bazı merkezler zamanla işlevini yitirmiş durumda. Kurulmasına öncülük ettikleri, büyük emeklerinin geçtiği işletmelerdeki laboratuvarlar daha modern niteliklere sahip olunca, KOSGEB'in bazı tesisleri geride kaldı. Üstüne üstlük yapılan bazı politik atamalarla KOSGEB tesislerinde kadro şişkinliği de görülmeye başlandı.

Çıktığı gezilerde bütün bu olumsuz gelişmeleri gözleriyle gören Sanayi ve Ticaret Bakanı Tahir Köse, gelecek yıl içerisinde toplam 37 KOSGEB tesisini sanayicilere devretmeye karar verdi. Köse, tesislerin zaten sanayici ve esnafın istekleri doğrultusunda kurulduğunu hatırlatarak şöyle konuşuyor:

"Türkiye'nin her tarafında KOSGEB'in merkezler açması isteniyor. Ama yeni bir KİT oluşma tehlikesi mevcut. Böyle giderse 300 olan personel sayısı 2 yıl sonra 700 olacak. Bu tesisler aynı zamanda bütçeye yük oluşturuyor. Mesela bir merkezin aylık gideri 5 milyar lira, laboratuvar hizmet geliri ise sadece 500 bin lira. Arada müthiş bir oransızlik var."

23 Temmuz 2025 Çarşamba

HALKBANK GENEL MÜDÜRÜ YENAL ANSEN: HALKBANK ÖZELLEŞTİRİLEMEZ; HİSSELERİNİN BİR KISMI MESLEK ÖRGÜTLERİNE VERİLEREK KAMUNUN PAYI AZALTILABİLİR

YENAL ANSEN / HALKBANK'TAN AĞUSTOS MÜJDELERİ

Ansen: '30 Milyar Liraya Kadar Tesis İşletme Kredisi Açıyoruz'

Cahit UYANIK / Leyla YARATAN 

Halkbank, yeni genel müdürü Yenal Ansen ile Ağustos ayına hızlı ve müjdeli haberlerle girmeye hazırlanıyor. Ortaklık kuran genç girişimcilere 2 milyar liralık kredi, yurt çapında girişimcilik öncesi eğitim, Girişimci Bilgilendirme Merkezlerinin yaygınlaştırılması ilk akla gelenler... Halkbank Genel Müdürü Ansen sorularımızı yanıtladı:

İntermedya Ekonomi: Geçen hafta açacağınızı belirttiğiniz 'Girişimci Bilgilendirme Merkezi' hakkında ayrıntı verir misiniz?

Ansen: Bankamız yıllardır kredi verirken, öncesi ve sonrasında teknik incelemelerde bulunur. Amaç, kredi isteyen firmanın krediyle alacağı makine, teçhizat ya da işletmesinde kullanacağı malzemelerin kendi açısından uygun mudur değil midir, yapacağı işe yararlı olacak mıdır, kullanacağı teknoloji yeni midir, yeni istihdam alanı açacak mıdır, üretiminde bir gelişme olacak mıdır, standartlarında kalitesinde bir artış olacak mıdır? Bunlar incelendikten sonra bir nevi yol gösterme, danışmanlık hizmeti de verilir. Kredi öncesi yaptığımız bu çalışmayı, kredilendirdikten sonra da yaparız. Özellikle sanayi işletmelerine verdiğimiz krediler 'kontrollü hizmet' şeklinde yürür. 

Şimdi bunun bir ilerisine geçiyoruz. Girişimci Bilgilendirme Merkezi Ağustos'ta tamamlanıp hizmete girecek. Şube binası gibi dizayn ediliyor ancak bankacılık yapmayacak, kredi vermeyecek, mevduat kabul etmeyecek. Merkeze telefonu, faksı olan veya bizzat gelen herhangi bir girişimci başvurabilecek. Yalnızca bilgi verip girişimciyi göndermeyeceğiz; uygulamaya da dönük olacak burası... Girişimcinin isteği halinde işyerinde eleman bile bulunduracağız. Böylece işletmede karşılaşılan sorunlar da birlikte çözülecek.

- Bu bilgilendirme merkezlerinin sayısı artacak mı?

Ansen: Evet bankamızın bölge müdürlüklerinde yani İstanbul, İzmir, Bursa, Adana, Malatya ve Samsun'da buna benzer merkezler kuracağız. Bunlar bilgisayarla birbirleriyle bağlantılı çalışacak ve başvuranlar istedikleri bilgiye anında ulaşabilecek. Bir de network oluşturuyoruz. Bu networkte bankamızda daha önce verilen krediler nedeniyle sağlanmış bilgiler olduğu gibi, diğer yerlerden yani DİE, TÜBİTAK, KOSGEB ve meslek kuruluşlarından derlenen bilgiler de toparlanacak. İnsanlarımızın kafasında bir girişim modeli varsa, kredi alsın almasın gençler, ev kadınları veya şu anda bir işi olan esnaf-sanatkarlar; buraya geldiklerinde kendilerine mutlaka bir yanıt verilecektir. Konusunda deneyimli, yetişmiş bir uzmanı mutlaka görecekler. Buralarda tekstil, elektronik, endüstri, kimya, bilgisayar mühendisi gibi teknik kadrolar yanında ekonomistler, istatistikçiler ve bankanın istihbarat müdürlüğünde yetişmiş, uzman birimlerden de destek görecekler. Ayrıca başvuranlar için bir broşür hazırladık. 1990 yılından bugüne ekonomik göstergeler yer alıyor içinde... Bu broşür belli periyotlarda yenilenecek, yaşayan bir broşür olacak. 

9 Temmuz 2025 Çarşamba

KAMUDA TAŞIT SATIŞI SEFERBERLİĞİ BAŞLADI, 100 MİLYAR TL GELİR BEKLENİYOR

ACİL, İHTİYAÇTAN SATILIK KAMU TAŞITLARI

Büyük Satış 26 Mayıs'ta Başlıyor/ 

5 Nisan Kararları ile gündeme gelen 10 yaşından büyük kamu taşıtlarının tasfiyesi başladı. Yurdun dört bir yanında kamuya ait taşıtlar ihaleyle satışa çıkarılıyor.

Cahit UYANIK 

5 Nisan Kararları adım adım yaşama geçiriliyor. Her zaman siyasetin gündeminde olan fakat bir türlü uygulanamayan 'Kamuda taşıt saltanatına son verilmesi' yolundaki ilk adım atıldı: 1983 ve daha eski model araçlar birer birer satışa çıkarılıyor. Maliye Bakanlığının 5 Nisan tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan kararına göre  söz konusu taşıtlar Mayıs ayı başından bu yana zaten trafiğe çıkamıyor ve 10 yaşından büyük taşıtlar için benzin, bakım-onarım giderleri yapılamıyor. Satışı mümkün olmayan ve hurdaya çıkan araçlar ise Makine Kimya Endüstrisi Kurumuna  (MKEK) devrediliyor.

40 günde 2 bin adeti aşkın satılacak taşıt bildirildi 

Kararın kapsamına 'genel bütçeli daireler, katma bütçeli idareler, KİT'ler ve bağlı ortaklıkları, bütçenin transfer tertibinden yardım alan kuruluşlar, özel bütçeli kuruluşlar, özelleştirme programına alınmış kamu ağırlıklı kuruluşlar, fon idareleri, kefalet sandıkları, döner sermayeli kuruluşlar' giriyor. 

Genel bütçeli idareler tasfiye edilecek taşıtlarının cinsi, modeli, markası ve plaka numaralarının yer aldığı listeleri Mayıs ayı başında Tasfiye İşleri Döner Sermaye İşletmeleri Genel Müdürlüğüne (TASİŞ) bağlı, kendilerine en yakın işletme müdürlüklerine birer tutanakla teslim etti. Düzenlenen tutanakların bir nüshası da Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğüne gönderildi.

Maliye Bakanlığı TASİŞ Genel Müdürlüğünün verilerine göre tasfiye edilmek üzere kendisine devredilen oto sayısı 2 bini aştı. Taşıtların yaşları ise 10-15 yıl arasında değişiyor. Bu taşıtların satışına 26 Mayıs'tan itibaren peyderpey başlanacak. Satışlara ilişkin ilanlar önce Resmi Gazete'de, ardından Türkiye genelinde baskı yapıp dağıtılan iki büyük gazetede yayımlanacak. Gazete ilanlarının gelecek haftadan itibaren verilmesi planlanıyor. Ayrıntılı satış listeleri ayrıca satışın yapılacağı yer bölge müdürlüğünün duyuru panolarına da asılarak incelemeye açılacak.

Taşıt satışlarından 100 milyar TL gelir bekleniyor

Araçlar muhammen bedelle satışa çıkarılacak ve açık artırma usulü uygulanacak. Muhammen bedel ise 'Sigorta ve Milli Reasürans Birliğinin belirlediği kasko bedellerinin yüzde 20 eksiği' şeklinde tespit edilecek. Söz gelimi, kasko değeri 50 milyon lira tespit edilen bir aracın muhammen bedeli 40 milyon lira olacak. 

8 Temmuz 2025 Salı

ANKARA NOTLARI / SPK'DA YENİDEN YAPILANMA GEREKİYOR

Cahit UYANIK 

Türk ekonomisinin yaşadığı krizin en çok etkilediği bölümlerden biri de sermaye piyasaları... Şu anda 10 aracı kurumun faaliyetleri geçici olarak durduruldu. Borsa endeksi 'doldur-boşalt' oyunlarıyla bir aşağı-bir yukarı salınıp duruyor. Haziran ortasında yoğun olarak hissedilmeye başlanacak olan 'üretim krizi' ise kapıda... Bu dalgalanma borsa şirketleri ve aracı kurumlarda yeni bir yaprak dökümüne yol açabilir.

Bu ortamda Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) en stratejik rollerden birisini üstlenmesi gerekiyor. Ama SPK'nın geçen ay patlayan aracı kurum krizinde gösterdiği performans tartışmalı. Gözetim altındaki bir aracı kurumun bile 'nasıl olup da tasfiye ve iflas aşamasına geldiği' cevaplanması gereken soruların başında yer alıyor. Kurul'un kriz öncesindeki haftalık olağan toplantılarında 'fiktif repoyla ilgili sadece bilgi edinmekle yetinmesi, uyarılar yapmaması ve ceza vermemesi' bugünkü başı boş ortamı hazırlayan unsurlardan...

Az önce sözünü ettiğimiz 'stratejik rol' ise giderek kendini iyice dayatıyor. Gelin görün ki SPK'nın bugünkü yönetim ve karar alma yapısıyla bu rolün hakkından gelmesi güç görünüyor. Herşeyden önce Kurul'un 'özerk' bir statüye sahip olmaması önündeki en büyük handikap... Kurul, siyasi karar alıcıların etkisine açık. Üstelik Kurul üyeliklerine atanma koşulları, Türkiye gibi dinamik bir ekonominin gereklerinden uzak.  Türkiye'nin para ve sermaye piyasaları açısından kendine örnek aldığı ABD'de ise tam tersi bir durum var. FED ve SEC bu piyasaların tek hakimi. ABD Başkanının karşı çıkmasına rağmen faiz oranlarıyla oynayabiliyor, borsayla ilgili en sert önlemleri alabiliyorlar.

29 Haziran 2025 Pazar

BAŞKENT NOTLARI / ÜÇ TÜRK İŞÇİSİ YOLU AÇTI, GÖREV DIŞİŞLERİ'NE DÜŞÜYOR

Cahit UYANIK 

Türkiye ile Avrupa Ekonomik Toplulugu (AET) arasında imzalanan 1973 tarihli Katma Protokol, Türk işçilerinin 1986 yılından itibaren birlik ülkeleri içinde serbest dolaşımını öngörüyordu. Ancak Türkiye nasıl Avrupa Birliğine (AB) karşı birçok yükümlülüğünü yerine getirmediyse, AB de uygulama zamanı geldiğinde Türk işçilerine ilişkin kararını belirsiz bir tarihe erteledi. Üstelik üye ülkeler içindeki Türk işçilerinin çalışma koşullarını hayli ağırlaştırıcı kararları da devreye alarak...

Ancak bazı Türk işçileri kaderlerine boyun eğmedi. Gerek işveren gerekse devletle anlaşmazlıklarını kendi ceplerinden para harcayarak, pahalı avukatlar tutarak Avrupa Topluluğu Adalet Divanı'na (ATAD) kadar götürdüler. Meryem Demirel, Zeynep Sevince ve Kazım Kuş adlarındaki bu Türk işçileri, oturma ve çalışma izinlerine ilişkin açtıkları davaları kazandı. 

ATAD'ca verilen karar AB ülkelerinde çalışan Türk işçilerinin, diğer üçüncü ülke vatandaşı işçilerden farklı bir hukuki statüye sahip bulunduğunu ve üye ülkelerin bu statüyü sağlamak için gerekli önlemleri almasının hukuki bir zorunluluk olduğunu hükme bağlıyor. Bu karar, AB sınırları içindeki 2,5 milyon Türk'ü yakından ilgilendiriyor. 

Ancak burada başka bir sorun ortaya çıkıyor. Topluluk hukukunda gerek ATAD kararlarını gerek Türkiye-AB Ortaklık Konseyi kararlarının uygulanmasını denetleyecek bir mekanizma yok. Bu, her bir olay için ayrı ayrı dava açılmasını gerekli kılıyor. İşte bu noktada Dışişleri Bakanlığının devreye girmesi zorunlu. Bakanlığın çeşitli ülkelerde açılmış davaları yakından izleyecek, Türk işçilerini bu konuda aydınlatacak, yönlendirecek ve destekleyecek uzman kadroları istihdam etmesi gerekiyor. Ayrıca mahkeme harçları, avukat masrafları gibi konularda da yine gurbetçilerimize yardımda bulunulması kaçınılmaz bir görev. Fakat Dışişleri Bakanlığında henüz böyle bir hazırlığın esamesi bile okunmuyor. Yetkili ve ilgililerin dikkatine sunulur.

TÜPRAŞ NEDEN ZARAR EDİYOR?

Türkiye Petrol Rafinerileri A. Ş. (TÜPRAŞ), Türkiye'nin en büyük işletmelerinde birisi... Geçen yıla kadar bu cümleye 'en fazla kar edenlerden biri' ibaresi de eklenebilirdi. Aynı zamanda bir borsa şirketi olan TÜPRAŞ, geçen yılın ortasından bu yana sürekli zararda... Yaşanan bu durumla ilgili olarak çeşitli açıklamalar getiriliyor: Kimi Kuzey Irak'tan giren ucuz akaryakıtı suçlu buluyor, kimi bayi karlarının yüksek tutulmasını...

Bu konuda en ilginç açıklama ise TÜPRAŞ Eski Genel Müdürü Kemal Işık'tan gelmişti. Çünkü Işık geçen yıl Nisan ayında görevden ayrılırken TÜPRAŞ'ın zarar edeceğini tahmin etmiş ve şu açıklamayı yapmıştı:

27 Haziran 2025 Cuma

TOBB 'OLAĞANÜSTÜ' TEŞVİK İSTİYOR

Teşviklerin tamamen kaldırılması bir yana TOBB, Kalkınmada Öncelikli Yöreler için 'olağanüstü teşvikler' talep ediyor. Üstelik bu teşviklerden sadece yöre girişimcilerinin yararlanması 'ön koşul' olarak ileri sürülüyor. 

Cahit UYANIK 

Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 50'si Kalkınmada Öncelikli Yörelerde (KÖY) yaşıyor. ĶÖY kapsamına giren yerlerin önemli bir bölümü ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bulunuyor. Son zamanlarda yoğunlaşan terörle mücadele; bu bölgelerdeki ekonomik, sosyal, kültürel, demografik vb. sorunları ikinci plana itmiş görünüyor. Oysa bölgede uzun vadeli istikrar bu alanlardaki sorunların çözümüne bağlı... İşte bu ortamda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) KÖY'lerin sorunlarını irdeleyen ve bazı alternatif çözüm önerileri getiren bir rapor hazırladı.

Raporda öncelikli olarak Doğu ve Güneydoğu'daki terör olaylarına değiniliyor. Bölgedeki terörün 1970'li yıllarda yaşananlardan tamamen farklı olduğu belirtildikten sonra 'Türkiye Cumhuriyeti Devletinin etki ve hareket alanının daraltılması hatta tasfiyesine ulaşmak üzere dış destekli, etnik ayrımcılığa dayalı, bölücü bir anarşi ve terör faaliyeti tırmandırılmak isteniyor' teşhisine yer veriliyor. Daha sonra toplumun psikolojik olarak teröre karşı güçlendirilmesi ve terörle 'en sert' mücadelenin verilmesi ancak terörle mücadele sırasında yöre insanıyla teröristin birbirine karıştırılmaması isteniyor.

Yarım kalmış tesisler açılsın

Raporda ekonomik sorunların çözümü için getirilen ilk öneri bölgede 'yarım kalmış' veya 'tamamlanmış ancak işletmeye alınmamış' tesislerin ekonomiye kazandırılması... Hayali müteşebbislerin devletten aldığı kaynakları batı bölgelerine transfer ettiği anlatılan raporda "Yarım kalmış tesislerin ekonomiye kazandırılması, kısa sürede bölgeye ekonomik bir canlılık kazandıracağı gibi istihdam imkanlarını da artıracaktır' deniliyor.

21 Haziran 2025 Cumartesi

KAMU BANKALARININ SATIŞI YANLIŞ HESAP MI?

Türk Bankacılığında Etkinlik/

Sektörel etkinliği yüksek olan kamu bankaları için 'Niçin özelleştirme?' sorusu gündemde.

Cahit UYANIK 

Anayol Azınlık Koalisyonunun en iddialı 'yıldırım hedefleri' içinde kamu bankalarının özelleştirilmesi ilk sırayı alıyor. Özelleştirme Yasasında ise kamu bankalarının özelleştirilmesi konusunda '2 yıl içinde geniş bir araştırma ve program yapılması' öngörülüyor. Yasanın tanıdığı mühlet, 1996-Kasım ayında doluyor. 

Peki halen bankacılık sektörünün yüzde 40'ını kontrol eden kamu bankalarının özelleştirilmesi ne kadar doğru? Herkesin kafasındaki bu soruyu bilimsel bir araştırma cevaplamaya çalıştı. Doç. Dr. Ahmet Ertuğrul ve Doç. Dr. Osman Zaim tarafından yapılan bir araştırma 1980-1994 döneminde bankacılık sektörünün gösterdiği gelişimi kantitatif yani sayısal verilere dayanarak analiz ediyor. Araştırmanın gösterdiği en çarpıcı sonuç şu ki, satılması öngörülen kamu bankalarının etkinliği, özel bankalardan hiç de geri kalır gibi değil. 

Kamu bankalarının etkinliği, özel ve yabancı bankalarla karşılaştırıldığında sadece 1993'te geriledi. Bu etkinlik azalışı ise daha çok siyasilerin kararlarını yansıtan ve teknik deyimle 'yanlış kaynak tahsisi' olarak tanımlanan durumla yakından ilintili bulundu. Üstüne üstlük 1994'teki büyük mali krizden kamu, özel ve yabancı bankaların hepsi nasibini aldı. Özel sektör bankalarının da etkinliği azaldı. Bu durumda Anayol'u oluşturan siyasilerin kendi kendilerine 'Kamu bankalarını neden özelleştiriyoruz?' sorusunu bir kez daha sormaları gerekiyor.

19 Haziran 2025 Perşembe

UNCTAD BAŞ DANIŞMANI PROF. DR. YILMAZ AKYÜZ: "TÜRKİYE , EKONOMİYİ ÇABUK ÖĞRENİYOR"

Prof. Dr. Yılmaz Akyüz

UNCTAD Baş Danışmanı Prof. Akyüz'e Göre Maliyetler Ücretlerle Düşürülmemeli

Son 10 yılda Türkiye ekonomisinde hızlı bir değişim olduğunu bildiren Prof. Dr. Yılmaz Akyüz, ekonominin üretimi öğrenmesinin çok önemli bir aşama olduğunu söyledi. Akyüz, verimliliğin düşük olmasını 'en büyük dezavantaj' olarak görüyor.

Cahit UYANIK 

Merkezi Cenevre'de bulunan Birleşmiş Milletler Kalkınma ve Ticaret Konferansı (UNCTAD), gelişmekte olan ülkelerin uluslararası sorunlarına çözümler arayan bir kuruluş. Bu kuruluşun baş danışmanlığını 1984'te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesindeki görevinden ayrılan Prof. Dr. Yılmaz Akyüz yürütüyor. UNCTAD Baş Danışmanı Akyüz, dünyada ve Türkiye'deki kalkınma sorunları ile ilgili sorularımızı yanıtladı:

Ekonomik Panorama: 2000'li yıllara doğru gelişmekte olan ülkelerin kalkınma sorunları nerelerde odaklaşıyor?

Akyüz: 1980'li yıllarda gelişmekte olan ülkelerin büyük bölümü çok zor bir dönem geçirdi. 90'larda da bunun pek fazla değişeceğini beklemek mümkün değil. Geçen 10 yılda bu ülkelerin uğraşısı, günbegün kriz yönetimi oldu. Hala bir sürü ülke bundan kurtulmuş değil. Bu durumun en büyük kurbanlarından biri yatırım. Mesela Latin Amerika'da insanlar orta ve uzun dönemli düşünemiyor. Net yatırımlar sıfır düzeyinde... Dolayısıyla dış borçlar, dış faiz ödemeleri, dış ticaret hadleri ve korumacılık gibi sorunlarda olumlu gelişmeler olmadıkça, önümüzdeki 10 yılda gelişmekte olan ülkelerin çok fazla derlenip toparlanabileceklerini sanmıyorum. Ayrıca bu ülkeler, kısa dönemli istikrar politikalarından uzun dönemli kalkınmayı düşünür hale ne zaman gelecekler, ben de bekliyorum.

- Dünya ticaretindeki korumacılık eğilimlerinin artması da kalkınma çabalarını olumsuz yönde etkiliyor değil mi?

Akyüz: Özellikle tarımsal ürünler ve tekstilde etkiliyor. Mesela Arjantin Avrupa'ya et satamazken, siz orada dünya fiyatlarının üzerinde et yiyorsunuz. Bir taraftan borç ödeyeceksiniz, öbür taraftan da mal satamıyorsunuz. Bankaların kapısına pirinci, yağı, şekeri yığacak haliniz yok. Zamanında demişler ki 'Senin yapın emek-yoğun, tekstil de emek-yoğundur'... Kurmuşsun 1960'larda tekstil fabrikasını... 20 yıl vadeli borcu alıp 80'lere gelmişsin,  şimdi tekstil satamıyorsun. Onlar da diyor ki 'Sen parayı çarçur ettin, ürettiğin malları satamıyorsun'... O fabrikayı bankanın kapısına koyamazsın.