27 Ekim 2026 Salı

TÜRKİYE, AB İLE GÜMRÜK BİRLİĞİNE GİRDİ; TAM ÜYE OLAN YUNANİSTAN, PORTEKİZ VE İSPANYA GİBİ 'İTHALAT ŞOKU' YAŞADI. ANCAK TÜRKİYE AB'DEN DİĞER ÜÇ ÜLKE KADAR CİDDİ MALİ YARDIM ALAMADI

Avrupa Birliği / 

AB, TÜRKİYE'YE BENZEYEN ÜÇ ÜYEYİ NASIL ETKİLEDİ?

Gümrük Birliği, Türkiye ekonomisini nasıl etkileyebilir? Herkesin sorduğu soru bu... AB'ye tam üye olan ve ekonomik yapıları Türkiye'ye çok benzeyen Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın yaşadığı deneyim, kafalardaki bu ciddi soruya cevap olabilir. Vakıfbank'ın yayınladığı araştırmadaki bilgiler gösteriyor ki tam üyelik sonrası üç ülkede ilk yıllarda yaşanan ciddi ithalat artışının, Türkiye'de Gümrük Birliği ile bir benzerinin tekrarlanması kaçınılmaz. 

Cahit UYANIK 

Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinde kritik dönemece Eylül-1995 ayında girilecek. Sonbaharda Avrupa Parlamentosu Türkiye ile Gümrük Birliği Kararını onaylayacak veya onaylamak için bazı şartların yerine getirilmesini isteyecek. Herşeye rağmen en geç Temmuz-1996 ayında Gümrük Birliği Kararı yürürlüğe girecek. Çünkü her iki taraf da bu konuda ciddi anlamda olumlu niyet beyanında bulundu.

Gümrük Birliğinin Türkiye ekonomisine nasıl etkiler yapacağı konusunda negatif  ve pozitif görüşler ileri sürülüyor. Bunların çoğu tahminden ibaret ama bu konuda Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek yok. AB'ye son katılan  ve ekonomik yapıları Türkiye'ye çok benzeyen üç Akdeniz Havzası ülkesi Yunanistan, Portekiz ve İspanya'nın yaşadığı deneyimlerden kendimiz için olumlu ve olumsuz dersler çıkartmak mümkün.

Bu ülkelerde tam üyelikle beraber ithalat şoku yaşanmış ancak incelendiğinde görülüyor ki,  tam üye olan üç ülkeye AB Bütçesinden yapılan mali yardımlar ciddi boyutlara ulaşmış. Öyle ki Gümrük Birliği sonrası Türkiye'ye verilmesi öngörülen 3,2 milyar dolar, üç ülkeye verilen yardımlarla karşılaştırıldığında devede kulak kalıyor. Üç ülkenin yaşadıkları gösteriyor ki Türk insanının Gümrük Birliğine girmek için bile 'daha az olumlu beklenti içerisinde olması' gerek... Vakıfbank'ın 'Gümrük Birliğinin Türkiye Ekonomisine Muhtemel Etkileri' konulu araştırmasında varılan sonuçlara göre Yunanistan, Portekiz ve İspanya ekonomilerinin tam üyeliğe girişle beraber yaşadıkları ve sağlanan mali yardımlar şöyle:

YUNANİSTAN: 1981 yılında Avrupa Topluluğuna (AT) tam üye oldu. Ülke, tam üyelik sonrasında ekonomik, kurumsal ve sosyal değişimler yaşadı. Ekonomisindeki ilk etki 'İthalat şoku' ile görüldü. Yunanistan, mukayeseli üstünlüğe sahip olduğu bazı mallarda bile AB'den gelen ithalata yenik düştü. İthalat, sanayi şirketlerinin kar marjlarını da azalttı. Özellikle yatırım ile ara mallarında ciddi bir rekabet baskısı yaşandı. Toplam ithalat içinde AB ülkelerinin payı yüzde 42'den yüzde 58'e kadar yükseldi. İthalat artışı üretken sektörleri hemen etkiledi. İmalat sanayisinin iç pazardaki payının düşmesi ciddi bir işsizlik tehlikesini gündeme getirdi. Birçok işletme işçi çıkarttı ve çoğu kapısına kilit astı. İmalat sanayisi 1981-1992 yılları arasında yılda ancak binde 2 oranında büyüyebildi. İmalat sanayisinin toplam üretimdeki payı 1980 yılında yüzde 21,4 iken 1992'de yüzde 17,4'e geriledi. 

Tam üyelik sonrasında ithalatta olduğu gibi ihracatta da AB'ye yöneliş gözlendi. 1985'te AB'ye yönelik ihracatın payı yüzde 40 iken 1990'da yüzde 58'e çıktı. Geleneksel sanayilerin ihracattaki payı yüzde 21'den yüzde 25'e yükseldi. Yunanistan'da 1986'ya kadar sanayide uzun vadeli kredilerin faiz oranı eksi yüzde 4,5 iken bu oran sonraki yıllarda yüzde 8,8'e yükseldi. Faiz oranlarının daha önceki yıllarda uygulanan negatif faiz oranı politikasının oluşturduğu kamu açıklarını azaltmak için yükseltildiği belirtildi. Ancak bu politika değişikliği firmaların finansal giderlerinin toplam giderlerine oranını yüzde 24'ten yüzde 35'e yükseltti.  Karları azalan bazı firmalar faaliyetlerine son vermek zorunda kalırken bazıları da üçüncü ülkelerde ortak ve ortak yatırım arayışına yöneldi.

Yunanistan'ın ithalat şokundan kaynaklanan ödemeler bilançosu açığını dengeleme çabaları AB Bütçesinden her yıl iki dilimde ödenen 2,2 milyar dolarla (1.750 milyon ECU) desteklendi. AT'den bunun için 1981-1992 döneminde toplam 22 milyar dolar transfer yardımı sağlandı. Bu miktar toplam cari işlemler açığının yüzde 31'ine denk geldi. Bu sonuç önemli miktardaki yardımların bile bazen ekonomideki temel problemleri çözmeye yardımcı olamadığını gösterdi.

PORTEKİZ: 1974'teki demokrasiye geçişinden sonra ekonomisi sürekli zayıf bir görünüm sergileyen Portekiz, 1986'da tam üyeliğe kabul edildi. 1985 yılında yaklaşık 7,3 milyar dolar olan Portekiz'in toplam mal ithalatı, tam üyelikten 5 yıl sonra (1990) 2,5 kat artarak yaklaşık 25 milyar dolara yükseldi. Ülkenin toplam ithalatında AT'nin payı yüzde 46'dan yüzde 63,5'a çıktı. Ancak tam üyelik sonrasında Portekiz'in büyüme hızında artışlar gözlendi. 1985'te yüzde 3,3 olan büyüme hızı 1987'de yüzde 5,5, 1990'da yüzde 5,2 ölçüldü.  İhracat ise 1987'de bir önceki yıla göre yüzde 18 arttı. Özellikle sanayi ürünleri ihracatında artış yaşandı. AT dışı ülkelere İhracat ise yüzde 5,5 oranında azaldı.

Tam üyelik Portekiz'de yabancı yatırımları hemen artırdı ve 1986'da 166 milyon dolarken 1987'de 466 milyon dolara, 1988'de 921 milyon dolara, 1989'da ise 1,73 milyar dolara çıktı. Yabancı sermaye ile birlikte Portekiz'de işsizlik sorunu hafifledi. Portekiz hükümeti savunma sanayisi, petrol rafinajı ve demir-çelik gibi stratejik sektörlerin dışında tüm alanlarda yabancı sermayeye tam serbestlik tanıdı. Portekiz'de ücretlerin düşük olması ve yılda yüzde 5 artan iç tüketimin daha artma potansiyeli yabancı sermayenin sıcak yaklaşımının önemli sebeplerindendi.

1986 yılında AT, Portekiz'e 4 yıllık bir süreçte yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırım programını devreye aldı. Bunun yanı sıra AT yapısal fonlarından 1986'da 1,2, 1987'de 1,6 milyar dolar yardım verildi. Bu rakam daha sonra yıllık yüzde 20'lik artışlarla otomatiğe bağlandı. Yabancı sermaye yatırımları ve sağlanan mali yardımlar sonucu Portekiz'deki işsizlik oranı 1987'de yüzde 6,9 iken tedrici bir düşüşle 1991'de yüzde 3,8'e kadar geriledi.

İSPANYA: Yaşadığı iki büyük ekonomik krize ve Fransa'nın karşı çıkmasına rağmen İspanya 1986'da tam üye oldu. İspanya'da da ekonomi Yunanistan ve Portekiz'deki gibi ilk zamanlarda ciddi bir ithalat şoku yaşadı. İspanyol halkının geleneksel olarak yerli üretim mallara ilgi duyma eğilimi olmasına rağmen ithalat artışı önemli bir soruna dönüştü. Bu gelişme sebebiyle tarım sektörünün genel ekonomi içindeki payı yüzde 5'e kadar düştü ve bu sektörün istihdam payı da yüzde 10'a geriledi. İspanya'nın meyve-sebze ihracatı yüzde 14 azaldı. Gelir durumu bozulan İspanyol tarım işçileri için adam başı 397 ECU yardım alınabildi. Oysa bu rakamın AT ortalaması 2 bin ECU düzeyindeydi.

İspanya'da sanayi yapılanması ise küçük-orta ölçekli işletmelere dayanıyordu. Toplamın sadece binde 2'si 500'den fazla kişi çalıştırıyordu. Ülkede enerji fiyatları çok yüksekti ve tam üyelik ilk hızlı olumsuz etkisini demir-çelik sektöründe gösterdi. İlk 4 yılda bu sektörün ihracatı yüzde 50 azaldı. İkinci olumsuz etki gemi yapımı sektöründe yaşandı. 1973 yılında dünya dördüncüsü olan tersanecillk, düşük verim ve yükselen ücretler sebebiyle 1991'de ihracat gücünü kaybetti. Ancak Almanya, yüksek ücretler varken bile tersanecilikte gücünü kaybetmemişti. Bu durum, İspanyol özel sektör tersanecilerinin değişen koşullara adapte olamaması şeklinde açıklandı. Nihayetinde İspanya'da tam üyelik sonrasında büyüme oranının düşük kalirken iç talebin güçlenmesi ihracata yönelimi ve ihracat artışını engelledi. Öte yandan hükümetin izlediği gevşek para politikası sıcak para girişini hızlandırdı ve bu da ihracata konu dış fiyatların cazibesini kaybetmesine sebep oldu. 

İspanya tam üyelik sonrasında AT yapısal fonlarından GSYİH'sının binde 50'si kadar kaynak sağladı. Ayrıca AT Bütçesinden 3 milyar dolar bütçe geliri aldı. Bu yardım daha sonraki yıllarda giderek arttı. Ödediği yüksek faiz, düşük işgücü maliyeti ve güçlü ulusal parası İspanya ekonomisine ilgiyi artırdı. Kimya ve bilişim sektörlerinde toplam kapasitenin yarısı yabancılardan oluştu. Iısanya'da tam üyelik sonrasında gelişmenin kaynağı büyük ölçüde yabancı sermaye ve AT fonları oldu.

GÜMRÜK BİRLİĞİNİN TÜRKİYE'YE ETKİLERİ NELER OLABİLİR? 

Vakıfbank'ın araştırması sadece 3 ülkenin deneyimlerine odaklanmış. Araştırmada Gümrük Birliğinin Türkiye'yi nasıl etkileyebileceğine ise değinilmemiş. Araştırmada yer verilen diğer ülke deneyimlerini dikkate alarak, Türkiye ekonomisinde Gümrük Birliği sonrası yaşanabilecekleri ise biz tahmin ettik: 

Türkiye AB'ye tam üye olmadan Gümrük Birliğine giren ilk ülke. Türkiye'ye benzer üç üye ülkenin deneyimleri ışığında ekonomide özellikle ilk yıllarda ciddi bir ithalat şoku ile karşılaşılma ihtimali yüksek. Türk halkındaki 'ecnebi malı' ilgisi 70'li yıllardaki kadar yüksek değil ama yabancı malların tüketim anlayışında hala önemli yeri var. 

Ekonomi yönetiminin ithalat artışını finanse edebilmek için şimdiden ciddi bir döviz birikimi oluşturması ve yeni döviz kaynağı bulması gerekli görünüyor. Ancak AB ile sürdürülen görüşmelerde 300 milyon dolarlık Ödemeler Bilançosu Dengeleme Kredisi için tam bir anlaşma sağlanabilmiş değil. Mevcut durumda da üretimde azalma yaşanan sanayi sektöründe Gümrük Birliğinin ilk yıllarındaki ithalat artışı ile yeni bir duraksama daha yaşanabilir. 

Enflasyon oranından daha yüksek döviz kuru belirleyerek TL'nin zayıf tutulması politikası sürdüğü taktirde ihracattaki artış devam edebilir ve ihracatta AB ülkelerinin payı yüzde 75'in üstüne çıkabilir. Türkiye'de işçiliğin bol ve ucuz olması yabancı sermaye akışını hızlandırabilecek en önemli etken. Bu sayede işsizlik oranında önemli düşüşler de görülebilir.

(Küçük ayrıntılarını revize ettiğim bu haber haftalık İntermedya Ekonomi dergisinin 16-22 Nisan 1995 tarihli, Yıl:2, Sayı: 11'de yayınlanmıştır.)

-----------

NOT: Türkiye'nin 1 Ocak 1996'da Gümrük Birliği'ne girmesini takip eden ilk 5 yılda (1996–2000) ithalat hızla artmış, dış ticaret açığı genişlemiş ancak sanayinin rekabet gücü ve ihracat kalitesi uzun vadeli bir dönüşüm sürecine girmiştir.

​Gümrük Birliği sonrasındaki ilk 5 yılda ekonomide ve dış ticarette öne çıkan temel gelişmeler şunlardır:

​1. İthalat ve İhracattaki Değişimler

  • ​İthalat Sıçraması: Gümrük vergilerinin ve eş etkili mali yüklerin kaldırılmasıyla birlikte AB'den gelen tüketim, ara ve sermaye mallarının ithalatı kısa sürede hızla arttı.
  • ​Dış Ticaret Açığının Büyümesi: İthalattaki artış hızı ilk yıllarda ihracatın artış hızını geride bıraktığı için Türkiye’nin AB ve genel dış ticaret açığı belirgin şekilde yükseldi.
  • ​İhracatta Yapısal Dönüşüm: İhracat miktarı ilk yıllarda ithalat kadar hızlı fırlamasa da ihracatın yapısı değişti. Tekstil ve konfeksiyon ağırlıklı yapıdan otomotiv, beyaz eşya, makine ve elektronik gibi sanayi ürünlerine doğru kademeli bir kayış başladı.

​2. Öne Çıkan Genel Ekonomik Gelişmeler

  • ​Doğrudan Yabancı Yatırımlar ve Modernizasyon: Sanayi firmaları AB standartlarına uyum sağlamak ve rekabet edebilmek için teknolojik altyapılarını yenilemek zorunda kaldı; bu da sermaye malı ithalatını ve üretim kalitesini artırdı.
  • ​Makroekonomik Dalgalanmalar: 1990'ların ikinci yarısında Türkiye'deki yüksek enflasyon, bütçe açıkları ve finansal kırılganlıklar devam etti. Bu durum, Gümrük Birliği'nin getirdiği dış ticaret yüküyle birleşerek 1998 Asya/Rusya krizlerinden etkilenilmesine ve 2000-2001 ekonomik krizine giden sürece zemin hazırladı.
  • ​3. Ülkelere Karşı Uyum (Ortak Gümrük Tarifesi): Türkiye, AB dışındaki üçüncü ülkelere karşı da Ortak Gümrük Tarifesi'ni (OGT) benimseyerek gümrük duvarlarını indirdi, bu da genel dış ticaret hacmini genişletti.
​Gümrük Birliği öncesindeki 2 yıl (1994-1995) ile sonrasındaki 5 yılın (1996-2000) Türkiye dış ticaret (ithalat ve ihracat) verileri dolar ($) cinsinden şu şekildedir:

​Gümrük Birliği Öncesi (2 Yıl)

  • ​1994:
    • ​İhracat: 18,10 milyar $
    • ​İthalat: 23,27 milyar $
    • ​Not: 1994 yılı Türkiye'de yaşanan büyük ekonomik kriz nedeniyle ithalatın ciddi oranda düştüğü ve dış ticaret açığının kapandığı bir yıl olmuştur.
  • ​1995:
    • ​İhracat: 21,64 milyar $
    • ​İthalat: 35,71 milyar $

​Gümrük Birliği Sonrası (5 Yıl)

​Gümrük Birliği'nin yürürlüğe girmesiyle birlikte sanayi ürünlerinde gümrük vergilerinin sıfırlanması ithalatta hızlı bir artışa yol açmış, ihracat ise daha kademeli bir büyüme sergilemiştir.

  • ​1996:
    • ​İhracat: 23,22 milyar $
    • ​İthalat: 43,63 milyar $
  • ​1997:
    • ​İhracat: 26,26 milyar $
    • ​İthalat: 48,56 milyar $
  • ​1998:
    • ​İhracat: 26,97 milyar $
    • ​İthalat: 45,92 milyar $ (Asya ve Rusya krizlerinin etkisiyle ithalatta hafif gerileme yaşandı)
  • ​1999:
    • ​İhracat: 26,59 milyar $
    • ​İthalat: 40,67 milyar $ (Marmara Depremi ve küresel durgunluk nedeniyle ticaret hacmi daraldı)
  • ​2000:
    • ​İhracat: 27,78 milyar $
    • ​İthalat: 54,50 milyar $

​Dönemin Öne Çıkan Gelişmeleri

  • ​İthalat Patlaması ve Dış Ticaret Açığı: Gümrük Birliği'nin ilk yılı olan 1996'da ithalat %22'nin üzerinde artarak 43,6 milyar dolara ulaşmış, bu durum dış ticaret açığının hızla büyümesine neden olmuştur.
  • ​İhracatta Yapısal Dönüşüm: İlk 5 yılda ihracat artışı ithalatın gerisinde kalsa da, Avrupa standartlarına uyum sağlayan Türk imalat sanayisi (özellikle otomotiv, tekstil ve beyaz eşya) takip eden yıllarda küresel rekabet gücü kazanmıştır.
Türkiye, Gümrük Birliği (1995) ve resmi adaylık statüsü bağlamında AB’den bugüne kadar yaklaşık 10-12 milyar avro civarında hibe ve proje bazlı mali yardım almıştır.

​Türkiye’ye yapılan yardımlar, tam üye ülkelere sağlanan devasa "Yapısal ve Uyum Fonları"ndan hukuki olarak farklıdır; çünkü Türkiye henüz aday ülke statüsündedir ve yardımlar Katılım Öncesi Mali Yardım (IPA) mekanizmaları üzerinden yürütülür.

​1. Türkiye’nin AB’den Aldığı Yardım ve Kredilerin Dağılımı

​Türkiye ile AB arasındaki mali iş birliği üç ana döneme ayrılır:

  • ​Gümrük Birliği Öncesi Dönem (1964–1995): Mali protokoller çerçevesinde yaklaşık 1 milyar ECU (yaklaşık 78 milyon ECU hibe, kalanı düşük faizli kredi).

  • ​Gümrük Birliği Dönemi (1996–1999): Gümrük Birliği'nin başlangıcında taahhüt edilen ancak siyasi engeller/vetolar nedeniyle aksayan fonlar dışında, MEDA programları ve Akdeniz paketleriyle yaklaşık 900 milyon ECU tutarında hibe ve kredi desteği öngörülmüştür.

  • ​Adaylık ve IPA Dönemi (2000–Günümüz): Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi'nde resmi aday ilan edilmesiyle mali yardımlar kurumsallaşmıştır:
    • ​IPA-I (2007–2013): Yaklaşık 4.8 milyar avro
    • ​IPA-II (2014–2020): Yaklaşık 4.45 milyar avro
    • ​IPA-III (2021–2027): Türkiye'ye özgü ulusal tahsisatların kaldırıldığı, genel bütçeden projetsel bazda rekabetle pay aldığı dönem (milyarlarca avroluk havuzdan Türkiye de yararlanmaktadır).

    Genel toplamda Türkiye, geçmişteki mali protokoller ve 3 büyük IPA dönemi boyunca yaklaşık 10 ila 12 milyar avro arasında değişen kümülatif fon ve proje desteğine hak kazanmıştır.

    ​2. Yunanistan, Portekiz ve İspanya ile Kıyaslama

    ​Türkiye’nin aldığı yardımlar, Yunanistan (1981), İspanya ve Portekiz’in (1986) tam üyelik sonrasında aldığı fonlarla kıyaslandığında ölçek, nitelik ve miktar açısından çok büyük farklılıklar gösterir:

    • ​Fonların Hukuki Statüsü (Adaylık vs. Tam Üyelik):
      • ​Yunanistan, İspanya ve Portekiz bu yardımları tam üye sıfatıyla almıştır. Tam üye ülkeler; ekonomilerini ve altyapılarını AB ortalamasına yaklaştırmak için trilyonlarca avroluk Yapısal Fonlar, Uyum Fonları (Cohesion Funds) ve Ortak Tarım Politikası (CAP) ödeneklerinden en üst düzeyde ve doğrudan yararlanırlar.
      • ​Türkiye ise hukuki olarak "aday ülke" statüsünde olduğu için fonlar yalnızca Katılım Öncesi Yardım (IPA) araçlarıyla sınırlıdır. IPA fonlarının temel amacı ekonomik kalkınmadan ziyade mevzuat uyumu, kurumsal kapasite inşası ve idari reformlardır.

    • ​Miktar ve Fon Desteğinin Boyutu:
      • ​İspanya ve Portekiz, üye oldukları ilk 30-40 yıllık süreçte AB bütçesinden net olarak yüz milyarlarca avro (örneğin Portekiz tek başına yüz milyar avroyu aşan) yapısal ve bölgesel kalkınma fonu almıştır.
      • ​Yunanistan, üye olduğu günden bu yana (özellikle Akdeniz Programları, Delors Paketleri ve son yıllardaki kurtarma/birlik paketleri dahil) üyelik tarihi boyunca on milyarlarca avroluk net transferler elde etmiştir.
      • ​Türkiye’nin 40+ yıllık süreçte (adaylık dönemi dahil) eriştiği toplam kaynak (10-12 milyar avro civarı), İspanya veya Portekiz’in tek bir çok yıllık bütçe döneminde (MFF) aldığı fonların bile oldukça gerisindedir.
    • ​Kredi ve Bütçe Desteği Mekanizmaları:
      • ​Üye ülkeler kriz dönemlerinde veya yapısal dönüşümlerde doğrudan AB merkezî bütçesinden devasa geri ödemesiz hibeler ve güçlü ortak borçlanma paketleri (örneğin COVID-19 sonrası Kurtarma Fonları) alırken; Türkiye'nin erişebildiği imkânlar daha çok Avrupa Yatırım Bankası (EIB) kredileri ve katılım öncesi proje hibeleriyle kısıtlı kalmıştır.

(Kaynak: Gemini AI)























17 Ekim 2026 Cumartesi

IMF VE DÜNYA BANKASI 25-30 YIL ÖNCE BİZE, TÜM FİNANSAL YÖNETİMİN TEK ELDE TOPLANARAK KOORDİNE EDİLECEĞİ 'MALİ PİYASALAR-SEKTÖR ÜST KURULU'NU (MPÜK-MSÜK) KURMAMIZI ÖNERMİŞ AMA KABUL ETTİREMEMİŞTİ; ŞİMDİ CEREMESİNİ ÇEKİYORUZ


TÜRKİYE'DE DEVLETİN FİNANSAL YÖNETİM, GÖZETİM VE DENETİMİ KOORDİNASYONSUZLUKTAN TEL TEL DÖKÜLÜYOR

TÜRKİYE ARTIK MPÜK'Ü KURMAYI CİDDİ CİDDİ DÜŞÜNMELİ

Cahit UYANIK 

Biliyorum, boşa kürek çekiyorum ama yazmasam da olmazdı...

Meclis'teki kapatılan fonlardan tasarrufçulara yapılacak ödemelere ilişkin yasa teklifi görüşmeleri gösterdi ki, Türkiye'de finansal piyasaları düzenlemek, gözetlemek ve denetlemekle görevli kurumlar tel tel dökülüyor. 

Aralarında ciddi bir koordinasyonsuzluk mevcut. Oluşmuş ayrı adacıklarda liyakati tartışmalı adamlar  kendi iktidarını ve keyfini sürüyor. SPK zaten 'bir alem', BDDK birçok şeyi görmesine rağmen sessiz, MASAK ise süper yetkilerine karşın 'elimden birşey gelmiyor' kolaycılığında... 

Borsa İstanbul gözetim ve denetim ayağı unutulan 'finansal bir heyula'ya dönüşmüş, yabancı-yerli önüne geleni korkutuyor. Herkese abilik yapması gereken Merkez Bankası ise 'Bana ne, bana ne? Ben enflasyonla mücadele ediyorum' histerisine kapılmış. 

13 Ekim 2026 Salı

BEN BUNA 'FİNANSAL ENSEST' DİYORUM... AYNI ŞİRKET İÇERİSİNDE NAKİT YARATMAK İÇİN HİÇ DUYULMAMIŞ ŞEKİLDE FİYATI ŞİŞİK HİSSELER TEMİNAT GÖSTERİLİP TERS REPO YAPILIRKEN SPK NASIL UYUDU?


SORULMASI GEREKEN ASIL SORU ŞU: 15 GÜN İÇİNDE 440 FON SOYGUNCUSUNUN 401 MİLYAR LİRASI NEREDEN VE NASIL ÖDENDİ?

Cahit UYANIK 

SPK, yabancı endeks sağlayıcısı kuruluşların uyarı ve isteği üzerine, fonlara çeki-düzen vermek için 29 Ağustos 2026'da yeni bir rehber yayınlıyor.

Şişirilmiş şirketlerin hisse senetleriyle fiyatları arşa çıkmış fonlarda bulunanlar konuyu hemen çakıyor ve çıkış emri veriyor. 

Çünkü yeni düzenlemelerle o astronomik fiyatlı fonların devamı mümkün değil. 12 Eylül günü ise ödemelerin altından kalkamayan  Pusula Portföy'den Muhammet Yarız'ın yurt dışına kaçtığı haberi patlıyor. 

Sabah gazetesinin haberine göre 1-16 Eylül tarihleri arasında Tera ve Pusula fonlarından gerçekleşen toplam sermaye çıkışı 401 milyar 266 milyon 791 bin 742 lira (Yaklaşık 8,2 milyar dolar) olarak belirleniyor.

TERA fonundan 1-16 Eylül tarihleri arasında 100 milyon TL ve üzerinde çıkış yapan yatırımcı sayısı 168 kişi. Bu 168 yatırımcının fondan çektiği toplam miktar 335 milyar 912 milyon 421 bin 253 lira olarak kayıtlara geçti.

Aynı tarihlerde Pusula fonunda ise 50 milyon TL ve üzerinde çıkış yapan yatırımcı sayısı 272 kişi. Bu kişilerin fondan çıkardığı toplam tutar 65 milyar 354 milyon 370 bin 489 lira. 

Böylece sadece iki fondan 16 günlük zaman dilimi içerisinde 440 kişi tarafından çekilen toplam para 401 milyar 266 milyon lirayı aşıyor.

İşin ilginç yanı bu 440 kişiye ödenen 401,3 milyar TL'nin nereden bulunduğu konusu üzerinde haberde hiç durulmuyor. Onu da ben anlatayım... Havadan gelmedi ya bu para... 

11 Ekim 2026 Pazar

İLACA PATENT VERMEYEN 4 ÜLKEDEN BİRİ TÜRKİYE... GATT'A İMZA ATILMASI VE GÜMRÜK BİRLİĞİ İLE BERABER İLACA PATENT VERME DÖNEMİ BAŞLIYOR. YERLİ İLAÇ SANAYİCİSİ AR-GE'NİN YÜKSEK MALİYETİNDEN ÇEKİNDİĞİ İÇİN İLACA PATENT İSTEMİYOR

Türk Patent Enstitüsü (TPE) Başkanı Yalçıner:

ENSTİTÜ, PATENT YASASINI BEKLİYOR 

Yapılanmasını tamamlamak için uluslararası kuruluşlardan kredi isteyen Türk Patent Enstitüsünün kadrosu tamam. Fakat Patent Yasası ve diğer ilgili yasaların çıkmaması, vekillik müessesesi ile ihtisas mahkemelerinin kurulmamış olması nedeniyle buluşçular ve iş dünyasına henüz tam anlamıyla hizmet sunulamıyor. Türkiye GATT'a imza atması ve Gümrük Birliği sonrası ilaçlara patent verme sürecini ise resmen başlattı. Ancak yerli ilaç sanayicisi buna karşı çıkıyor.

Cahit UYANIK 

Geçen yaz aylarında Türk Patent Enstitüsü (TPE) sessiz sedasız kuruldu ve çalışmaya başladı. İkinci Abdülhamid döneminden kalma (1879)  bir yasa ile korunmaya çalışılan buluşlar ve buluş sahipleri bu duruma çok sevindi. Ancak Batılı standartlardaki Patent Yasası hala Meclis'te yasalaşmayı bekliyor. Uzun süre Sınai Mülkiyet Daire Başkanlığı görevini yaptıktan sonra TPE Başkanlığına getirilen Uğur Yalçıner ile patent yasasının geleceğini görüştük:

İntermedya Ekonomi: Türkiye'de bir Patent Enstitüsünün kuruluşu neden bu kadar gecikti?

Yalçıner:  1925'te imzaladığımız Paris Anlaşması gereği TPE'nin kurulması zorunluydu. Ama birçok kez denendiği halde olmamış. Son üç deneme 1992'den sonra yapıldı. Türkiye'nin mevcut yapısı içinde yeni bir kurum oluşturmak zor. Ancak sınai haklar ve mülkiyet sistemini kurmak için TPE tek başına yeterli de değil. Sistemin ilk parçası TPE idi. Arkasından diğer kanunlar ve vekillik müessesesi gelmeliydi. Dördüncü adım ise ihtisas mahkemeleriydi. Bu mahkemeler de henüz kurulamadı. TPE sistemin ana ögesi olarak 1994-Haziran ayında kuruldu. Enstitü, diğer ülkelerin patent ofislerine çok benzer, yarı özerk bir yapısı var. Üst kademe yönetici atamaları hükümet tarafından, diğer atamalar TPE Yönetim Kurulunca yapılıyor. Finansal özerkliğe de sahip. Bu, verdiği hizmet karşılığı ücret alması demektir. TPE kurulduğundan bugüne bina, ekipman ve eleman istihdamı işlerini yaptı. 1995 yılı içinde yeni uzmanlar alıp eğitimlerini gerçekleştireceğiz. Organizasyonumuz bu yıl bitecek yani...

- Enstitüde kaç kişi çalışıyor ve daha kaç kişiye ihtiyaç var?

Yalçıner: 105 kişi çalışıyor ama 209 kişilik kadro imkanı var. Patent ve marka mevzuatını uygulamak için bu yeterli. Gelecekte tasarım uygulamaları da TPE bünyesinde belgelendirileceği için sayıyı biraz arttırmak gerekir. Diğer ülkelerle mukayese edersek mantıklı bir rakam bu mevcut olan... ABD'de 5 bin kişinin çalıştığı ofis var ama iş hacimleri çok fazla... Avusturya'da 300, Bulgaristan'da 250, Benelüks'te 100 kişi çalışıyor. TPE iyi organize olmuş bir bilgisayar desteği ile çalışırsa rahatça ilk kuruluş aşamasındaki yükü kaldırır. Bilgisayar olanaklarımız da diğer ülke ofislerine nazaran güçlü. Her yeni kuruluşun olduğu gibi bizim de mali sıkıntımız var. Ama verdiğimiz hizmet karşılığında para aldığımız için zamanla bunu da çözeceğiz. Uluslararası kuruluşlardan proje kredisi talep ettik; Dünya Bankası, AB ve BM'ye bağlı UNDP ve Almanya'dan... ABD'den ise hiç bir destek yok. Onlar 'Önce mevzuat oluşturun, teknik ve finansal desteği sonra sağlarız' diyor. Kredilerin önemli kısmını bu yıl içinde realize edeceğiz. Üç sene sonra rahat işleyen bir yapıya gelmiş olacağız. Olaya kötümser bakmıyorum.

10 Ekim 2026 Cumartesi

'CARRIE: GÜNAH TOHUMU' 50 YIL SONRA DİZİ OLARAK GERİ DÖNÜŞ YAPMIŞ


DİZİ, OKUL SALDIRILARI VE AKRAN ZORBALIĞI İLE BOĞUŞAN TÜRKİYE İÇİN DE MESAJLAR İÇERİYOR

Cahit UYANIK

Amazon Prime'da 'Carrie'nin 50 yıl sonra dizi olarak çekildiğini görünce hemen takıldım. 

1970'lerin ABD'sini canlandırmak yerine günümüz ortamı ve meselelerine uyarlanmıştı bu ünlü roman ve filmin dizi hali... 

Ergenlerin sosyal medya zorbalığının odağa alındığı Carrie,  bugünlerde okul saldırıları ve pik yapmış akran zorbalığı ile boğuşan Türkiye için de esintiler ve mesajlar taşıyordu aslında... Okullardaki saldırı tatbikatları, kilit takılmış sınıf kapıları, akran zorbalığı karşısında etkisiz kalan idareciler vs. vs. vs...

Netameli okul yangını, Carrie'nin alüminyum içecek kutusu gibi  eğip-büktüğü araba, havada uçuşan mutfak bıçaklarıyla infaz edilen  

anne... Filmin sonundaki olaylar dizide de pek değişmemişti. Ama ucu açık bırakılan bazı olaylar sebebiyle bende dizinin 2. sezonunun da çekileceği hissini uyandırdı.  



'Carrie: Günah Tohumu'...

Stephen King'in ilk romanından uyarlanan bu filmi bilmem ne zaman izlemiştim...

Yapım yılı 1976 imiş. 

Büyük ihtimal Gaziantep'te bir sinemadadır Carrie ile tanışmam...

6 Ekim 2026 Salı

EYVAH EYVAH...TAKASBANK'I MEVDUAT BANKASI, BİRLEŞİK FON BANKASINI 'FONLARI TASFİYE ETMEK İÇİN KURULAN BANKA' SANANLAR KLAVYE BAŞINA GEÇTİ


- 25 YIL ÖNCE DE  CEVAP ALAMADIĞIM SORU: FON SOYGUNU HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE TASARLANIRKEN, DEVLETİN İSTİHBARAT VE MİLLİ GÜVENLİK KURUMLARI NEDEN BU RİSKİ BELİRLEYEMEDİ?

Cahit UYANIK 

Evet o tehlike yine baş gösterdi...

Her büyük krizimizden 1 hafta -10 gün sonra, o krizin ana konusu hakkında uzman kesiliyoruz...

Fon soygunundan sonra da böyle oluverdi ve herkes sermaye piyasası, BİST, yatırım fonları kompetanı oldu çıktı...

Klavyenin başına çöken çok bilmişler döktürüyor X'te...

Takasbank'ı mevduat bankası sananlar, Birleşik Fon Bankası A.Ş (BFB) için neredeyse 'Fonları tasfiye için banka kurmuşlar laaaa..." diyebilme noktasındaki tipler yazıyor, çiziyor,  konuşuyor. 

Takasbank'ın fon alım-satımlarının fiilen gerçekleştiği, aldığınız fonların saklandığı yer olduğunu, batan fonlardan para kurtarılacaksa buradan şahsi hesabınıza geleceğini bilmek isteyen pek yok. 

FBSK'nın cebellezi ettiği paranın dün iadesini gerçekleştirdiği BFB'nin fonların tasfiyesi için değil TMSF'nin batan ve ismi dahil hiçbir şeyini satamadığı bankaları devrettiği bir banka (Buna bankacılıkta 'kötü banka' da deniliyor) olduğunu duymak isteyen yok. BFB'nin  kökeninin 1958'de kurulan Çaybank'a kadar gittiği, BFB isminde geçen 'Fon' sözcüğünün TMSF'yi temsil ettiğini ve 2005 yılında resmen bu unvanı aldığını kimse pek bilmiyor, bilmek istemiyor. Bilmek istemeyince anlamıyor ama buna rağmen de yorum yapmaya çalışınca absürt oluyor; o kadar...

Bakalım bu cehalet rüzgarı daha ne kadar esip gidecek, göreceğiz. 

Ben de klavye başına geçmişken 'necip' Türk medyamız ve 'nevrotik' sosyal medyamızda ele alınmayan bir başka mevzuya değinmek istiyor ve şu soruyu soruyorum: 

'Bu kadar büyük bir finansal soygun tezgahlanırken, bu tezgah da gözler önünde iken istihbarat ve ulusal güvenlikle ilgili kurumlarımız ne yapıyordu?'

2 Ekim 2026 Cuma

FON SOYGUNCULARI DEVLETİN İLAN ETTİĞİ IBAN'LARA İADE PARASI YATIRIR MI?



KAÇIŞ PLANI SOYGUNLARDA DAHA BAŞTA YAPILIR VE SOYGUNUN KENDİSİ KADAR ÖNEMLİDİR

Cahit UYANIK 


Siyasi bir güdü ile yazmıyorum ama...

'Fonzi' skandalında...

Zaman ilerledikçe ve bilgiler deşelendikçe...

Soygun organizasyonunun çeşitli düzeydeki AKP'liler ve/veya yakınları tarafından gerçekleştirildiği, geçmişte şikayet edildiğinde ise ponzi şemalarının bu siyasi bağlantılar üzerinden korunup kollandığı iyice ortaya çıkıyor. 


Benim tespit edebildiğim organizasyona göre Tera ve Emre Tezmen ile  Pusula ve Muhammed Yarız başrolde tamam ama onu başrole getiren ve sürekli başrolde kalmasını sağlayanlar AKP'liler olmuş. Özellikle son 2 yılda açık bir saadet zinciri ve acımasız bir yağmaya dönüşen bu soygun organizasyonunda yıllardır borsada faaliyet gösteren, SPK'nın da yakından tanıdığı geleneksel anlamdaki manipülatörler de (Cengiz Avcı, Enver Çevik vd.) fütursuzca kullanılmış. 


Şimdilerde bence el altından uyarılarak, sopa gösterilerek, daha az zahmet yöntemiyle  -SPK'nın deyimi ile- 'fahiş kazançlar' iade alınmaya çalışılıyor.  Daha 2 gün önce SPK, bu fahiş kazançların nereye iade edileceğine ilişkin ayrıntılı hesap listeleri yayınladı. Evet bu bile, yani 'nedamet getirecek hırsızların imana gelmesini beklemek' bile, fon soygununun geçmişte bilindiği ve göz göre göre yapıldığının işareti sayılmalı bence... Devlet  soygun sürerken nasıl pasif yaklaşım sergiledi ise paraların geri alınmasında da (siyasi bağlantıların daha fazla ortaya çıkmaması için) aynı tavrı sergiliyor.


Neden mi böyle düşünüyorum? Yapay zekaya dünyanın değişik ülkelerindeki benzer soygun vakalarında SPK'nın başvurduğu şekilde bir geri ödeme yöntemi olup olmadığını araştırttım. 

1 Ekim 2026 Perşembe

EKONOMİ FIKRALARI / TAVŞAN DOKTORA YAPARSA...

Bir gün tavşan, oldukça gergin ve yorgun bir halde mağaradan çıkmış. Tam o sırada mağaranın önünde bekleyen kurt saldırmadan önce seslenmiş:

"Hayrola tavşan kardeş, neyin var?"

Tavşan iç çekmiş:

"Sorma, doktora tezimi yazıyorum. Hem de İngilizce..."

Kurt meraklanmış: "Konu ne peki?"

Tavşan gayet ciddi bir ifadeyle cevap vermiş:

"The Comparative Advantages of Rabbits over Wolves and Foxes."

Kurt bunu duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:

"Sen mi kurtlar ve tilkiler üzerinde üstünlük kuruyorsun? Buna kim inanır?"

Tavşan sakin bir şekilde:

"İstersen gel, göstereyim." demiş.

Tavşan önde, kurt arkada mağaraya girmişler. Bir süre sonra tavşan tek başına dışarı çıkmış.

Uzaktan olanları izleyen tilki yaklaşmış:

"Az önce kurtla ne konuşuyordunuz?"

BAKAN EVLADI, FON YOLSUZLUĞUNUN KURGULANDIĞI DÖNEMDE SPK'YI YÖNETEN İSİMDİ: SPK ESKİ BAŞKANI ÖMER GÖNÜL KİMDİR?

Dr. İbrahim Ömer GÖNÜL, Ankara'da doğdu. Bilkent Üniversitesi Ekonomi bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi'nde İşletme alanında yüksek lisans ve Siyasal Ekonomi alanında doktora derecesi aldı.

Profesyonel kariyerine Şekerbank T.A.Ş. Sabit Gelirli Menkul Kıymetler Bölümünde Uzman Yardımcısı olarak başlayan Dr. İbrahim Ömer GÖNÜL, ardından Türk Lirası Fon İşlemleri Uzmanı unvanıyla fon yönetimi alanında çalıştı. 2004 yılında Sermaye Piyasası Kuruluna geçiş yaparak Kurumsal Yatırımcılar Dairesindeki görevinin ardından sırasıyla Personel Müdürü ve İdari ve Mali İşler Dairesi Başkan Yardımcısı olarak görev aldı. 2014 yılında Sermaye Piyasası Kurulu Başkan Yardımcılığına atanan Dr. İbrahim Ömer GÖNÜL, bu görevinin yanı sıra, sermaye piyasalarındaki değerleme faaliyetlerinin kalitesini artırmak amacıyla kurulan Merkezi Kayıt Kuruluşu Gayrimenkul Bilgi Merkezi Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini de eş zamanlı olarak yürüttü.

30 Eylül 2026 Çarşamba

AKP'NİN MODERNİZE ETTİĞİ ARPALIK MODELİ, BORSA YÖNETİMİNE YÜKSEK TUTARDA HUZUR HAKKI ALAN ADAM YERLEŞTİRDİ AMA PONZİLER MAALESEF YAKALANAMADI


BİST YÖNETİMİNDEN AYRILAN DDK BAŞKANININ AYLIK HUZUR HAKKININ 125-140 BİN TL OLDUĞUNU HESAPLIYORUM

Cahit UYANIK 

Bundan 40 yıl kadar önce 

ANAP iktidarda iken...

'Arpalık' denilen bir kavram vardı. 

ANAP'tan aday olup da seçilemeyen...

Genel Başkan ve çevresine yakın isimler KİT Yönetim Kurullarına Yönetim Kurulu Başkanı (YKB) veya Yönetim Kurulu Üyesi (YKÜ) yapılırdı. 

O kişi de maaş-huzur hakkı, makam odası, sekreter-özel kalem müdürü, danışman(lar), gazete takımı ve tüm KİT üzerinde bir hakimiyet hakkı kazanırdı. İşe alımlar, yükselmeler, görevden almalar çoğunlukla bu siyasi kartvizit sahibi arpalık mensubunca yürütülürdü.

Devlette KİT çok o zamanlar... 

Böyle yüzlerce arpalık mensubu vardı. 


Araştırdım 'arpalık' kavramı Osmanlı'dan geliyormuş. Osmanlı'da devlet görevlerinden ayrılan veya çıkarılan üst düzey memurlara 'arpalık' denilen genişçe bir arazi verilir, orada ekip biçtiği ile geçinir gidermiş.  ANAP bunu modernize etmiş; araziyi KİT YKB veya YKÜ yapmış.  

Hatırlıyorum ANAP'lı Mesut Yılmaz'ın başbakanlığı, ANAP'lı Turgut Özal'ın cumhurbaşkanlığında gidilen 1991 seçimlerinde; 'Baba' yani DYP'li Süleyman Demirel'in en önemli seçim vaatlerinden biri 'Arpalıkları kaldıracağız' şeklindeydi. Seçimi kazanınca ve Başbakan olunca da öyle yaptı. KİT özelleştirmeleri ile de bu kavram tavsadı ve unutuldu. (Arpalık mensuplarına verilen ödeme ve imkanlar, 90'lı yıllarda özelleştirme yanlılarının en önemli gerekçelerinden biriydi zaten...)

Ancak AKP iktidara geldikten 10 yıl kadar sonra unutulan arpalık olayını kendine göre modernize etti. Hem eski vekilleri hem de üst düzey bürokratları devletin yönetimindeki veya ortağı olduğu çeşitli kurum ve kuruluşlarda YKB veya YKÜ yaptı. Yalnız buradaki yenilik, bazı partili bürokratların normal maaşlarının yanı sıra 2. ve hatta 3. maaşa kavuşmalarıydı. Tabii bu konu toplumda büyük bir rahatsızlık yarattı.

27 Eylül 2026 Pazar

FON SKANDALINDA 2 MİLYAR TL'LİK BİST'TEKİ HAKSIZ KAZANÇ SEBEBİYLE AK PARTİ GENEL BAŞKAN YARDIMCILIĞINDAN İSTİFA ETTİ: ÇİFT DİPLOMALI (MÜHENDİSLİK VE TIP) DR. FATMA BETÜL SAYAN KAYA KİMDİR?

Dr. Fatma Betül Sayan Kaya
1981 yılında İstanbul'da doğan 
Dr. Fatma Betül Sayan Kaya, burslu okuduğu Bilkent Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği’nden mezun oldu. NYU-Poly’de meme kanserinin görüntülenmesi üzerine lisansüstü çalışmalar yapan Fatma Betül Sayan Kaya, daha sonra İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirerek Tıp Doktoru ünvanını aldı.

2009 yılında AK Parti İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyesi olarak seçildi. 2010-2012 yılları arasında Adalet ve Kalkınma Partisi kurucu Genel Başkanı Sn. Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanlığını yürüttü. 2012 yılında yapılan kongreyle tekrar AK Parti İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyesi olarak seçildi ve AK Parti İstanbul Tanıtım Medya’dan sorumlu İl Başkan Yardımcılığına atandı.

2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ERDOĞAN İSTANBUL seçim ofisi Tanıtım Medya Sorumlusu olarak görev yaptı. 12 Eylül 2015 tarihinde yapılan AK Parti 5.Olağan Kongresi’nde MKYK üyeliğine seçildi ve AR-GE’den Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak atandı.

MESUT YILMAZ'IN BAŞBAKAN OLDUĞU ANAYOL AZINLIK HÜKÜMETİ GENSORU İLE DÜŞME YOLUNDA; ANKARA'DA 'KABAK TADI VEREN' YENİ HÜKÜMET SENARYOLARI TEKRAR GÜNDEMDE...


Gensoru Önergesi / 

KABAK TADI VEREN SENARYOLAR

Ankara, kabul edildiğinde ANAYOL Azınlık Hükümetinin düşeceği gensoru görüşmesi haftasına bir sonraki hükümetin nasıl kurulabileceğine ilişkin artık kabak tadı veren senaryolarla giriyor. Milli Mutabakat, ANAYOL-SOL, RP+ANAP, RP+DYP ile DYP ortaklığında RP Lideri Erbakan'ın Başbakan olacağı erken seçim hükümeti kulislerde konuşuluyor. 

Cahit UYANIK 

Türkiye yine bu haftaya siyasi çalkantılarla giriyor. 2 Haziran 1996 Yerel Ara Seçimi sonuçları bu çalkantının ilk kaynağı... Partiler, bu seçime büyük önem veriyor. Çünkü Türkiye'deki seçmen kitlesinin yaklaşık yüzde 2'si 6 aylık aradan sonra bir kez daha sandık başına gidiyor. Bu seçim partiler için 'Devlet kesesinden yapılan büyük bir kamuoyu yoklaması' gibi... Seçim sonuçları hafta boyunca zihinleri meşgul edecek olan 'Gensoru önergesi kabul mü, ret mi edilecek?" sorusunun cevabının verilmesini belki de daha kolaylaştıracak. 

TBMM, Pazartesi günü toplanarak Refah Partisi (RP) tarafından verilen gensoru önergesi için ilk adımı atacak. Bu görüşmede Meclis, gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağını tartışacak. Aslında gensorunun kaderini bu oylamanın belirleyeceğini söylemek pek yanlış olmaz. Eğer gensorunun gündeme alınması kabul görürse, Çarşamba günü esas görüşmeye geçilecek. Gensorunun kabul edilip edilmeyeceği de 7 Haziran 1996-Cuma günü belli olacak. Kendisini hedefleyen gensoru  kabul edildiği takdirde, Başbakan Mesut Yılmaz istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e sunacak. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin 53. Hükümeti bir gensoru önergesi sonucu tarihe karışacak.

Artık azınlık hükümetine kimse cesaret edemez

Ankara kulislerinde konuşulanlara göre -son anda sürpriz bir gelişme olmazsa- Mesut Yılmaz Hükümetinin düşeceğine kesin gözüyle bakılıyor. Çünkü RP, DYP, CHP ve BBP liderleri kesin tavırlarını 'Gensoruyu kabul' yönünde açıkladı. Bu dört partinin toplam milletvekili sayısı 300'ü aşıyor. Meclis'teki tüm siyasi partiler yeni bir hükümet kurulabileceğini belirtiyor ama bunun nasıl olacağı konusunda kimse net bir fikir ileri süremiyor. Ancak Ankara'da  iyice netleşen tek siyasi sonuç şu: Artık kimse azınlık hükümetine cesaret edemez. Azınlık hükümeti yerine seçim yapmak daha isabetlidir. 

24 Eylül 2026 Perşembe

SERMAYE PİYASASI ŞİRKETİNDE, SERMAYE PİYASALARINDAN ANLAMAYAN BAĞIMSIZ YÖNETİM KURULU ÜYESİ OLMAZ, OLAMAZ


KEREM ALKİN, HAZIRLADIĞI RİSK RAPORUNDA "TERA'DA SAADET ZİNCİRİ SEZİYORUM" DİYE YAZABİLSE,  SAVCILIKTAN SERBEST KALIRDI 

Cahit UYANIK 

Tanıdığım bir bağımsız yönetim kurulu üyesi üniversite hocası vardı.

Hep janti gezer; en pahalı kıyafetler, cekette 5 km. koşmuş köpek dili gibi dışarı fırlamış bir mendil, gıdısında rengarenk fularlar, tahminimce her hafta kuaförde, saçı hep düzenli ve aynı uzunlukta... İki laf edersin, bir kibir bir kibir... Kibrinden cevap vermez, verse anlamazsın. Öyle bir tip işte... Başta bana çok garip gelen bu tipi araştırınca... 

Birçok şirkette bağımsız yönetim kurulu üyesi olduğunu öğrenmiştim. Tabii ki hesabına oldukça yüksek tutarlarda 'huzur hakkı' yatıyordu her ay... Para, kibrini besleyip canavara dönüştürmüştü adamcağızı...

Tera Portföy'ün bağımsız denetim kurulu üyeleri Kerem- Emre Alkin kardeşlerin tutuklanmaları öncesi savcılık ifadelerini okuyunca tanıdığım işte o kibirli hoca aklıma geldi ve "Bizde bağımsız yönetim kurulu üyeleri niye böyle ki?" diye düşündüm. 

Benden bundan 34 yıl önce Amerikan İç Borçlanma Modeli makalesini isteyen Kerem Alkin'in "Sermaye piyasalarından anlamam. 16 ayda zaten 3 defa Yönetim Kurulu toplantısı yaptık. Benim bu olaylarda bir etkim yok" sözlerini okuyunca çok şaşırdım. Çünkü aynı Kerem ifadesinde, "Bağımsız üye olarak Risk Komitesini yönetiyorum. Yönetim Kuruluna 54 sayfalık detaylı bir risk raporu hazırladım. Fonlardan ani çıkış riskine dikkat çektim" diyerek aslında kendi kendini yalanlamış. 

23 Eylül 2026 Çarşamba

IMF YÜKSEK AÇIKLANAN HUBUBAT FİYATINI BAŞBAKAN YILMAZ'IN KENDİLERİYLE ANLAŞMAK İSTEMEMESİNE YORUMLADI VE ANİDEN DEĞİŞEN SİYASİ KOŞULLARA BAKARAK TÜRKİYE'DEN 'ŞAŞKIN' AYRILDI

Martin Hardy
IMF TÜRKİYE'DEN 'ŞAŞKIN' AYRILDI

'Nezaket-teftiş' karışımı bir ziyarette bulunan IMF Heyeti, 15 gün içinde değişen iki farklı kamu finansman tablosunu yanına alarak Türkiye'den 'şaşkın' ayrıldı. IMF, yüksek açıklanan hububat fiyatını ise Başbakan Yılmaz'ın kendileriyle anlaşmak istememesine yorumladı. 

Cahit UYANIK 

Uluslararası Para Fonu (IMF) Avrupa Bölümü Müdür Yardımcısı Martin Hardy, 1995-Eylül ayında Türkiye Masası Şefi sorumluluğuna getirildiğinde kim bilir aklından neler geçiriyordu? Çünkü bu atamanın iki ay sonrası Türkiye ile işler değişivermişti bir anda... 1995-Kasım ayında, bitimine 3 ay kala iptal edilen stand-by anlaşması, Türkiye'de uzun sürebilen bir siyasi istikrarsızlığın en önemli habercisi olarak yorumlanmaya başladı. IMF de Aralık-1995'teki genel seçimden istikrarlı bir hükümet çıkacağına inansa, bu stand-by anlaşmasını büyük ihtimalle iptal etmeyecekti. Hardy ise böylece Eylül ayındaki psikolojisini koruyacaktı. 

Hardy'nin bu iptalin ardından ilk Türkiye ziyareti IMF Kuruluş Yasasının 4. Maddesi (Article Four) çerçevesinde 7 ay sonra oldu. Her IMF üyesi ülkeye düzenlenen ve 5-6 güne sığdırılan bu olağan gezi ANAYOL Hükümetinin 'ekonomide kararlı bir tavır takınacağı' düşüncesiyle rutin dışına çıkılarak 15 güne uzatıldı. Üstelik Haziran ayı başında yapılması planlanan Türkiye seyahati Mayıs ayı ortasına yani erkene alındı. Çünkü Nisan ayı sonunda Washington'daki IMF İlkbahar Yarıyıl Toplantılarına katılan Türk heyeti "Elinizi çabuk tutun. Eğer bize destek vermezseniz ekonomimiz bu yılı kolay kolay çıkaramaz" demişti. Ziyaretin normal zamanından önce yapılmasının sebebi de buydu.

IMF bütçe açığına itiraz etti ama...

IMF'nin 'nezaket-teftiş karışımı' gezisi işte bu hava ve ortamda başladı. Başbakan Mesut Yılmaz aynı hafta başında bir basın toplantısı düzenleyerek ANAYOL'un hedeflerini anlatmıştı. Ancak bu basın toplantısına hiçbir DYP'li bakanın katılmaması IMF Heyetinin de tuhafına gitmişti ama fazla üzerinde durmadılar. Ne de olsa resmi olarak 'Article Four' ziyaretindeydiler.

22 Eylül 2026 Salı

BEŞEVLER'DE SPK BİNASININ HEMEN KARŞISINDAKİ BORSA KÜÇÜK YATIRIMCILARI KAHVEHANESİNE NİYE GİTTİM? SPK 35 YIL ÖNCE YATIRIM KULÜPLERİNE İZİN VERSEYDİ, BORSA BAĞLANTILI YATIRIM FONU SOYGUNU YAŞANMAZDI


- 35 YIL ÖNCE  KAHVEHANEDE TOPLAŞAN KÜÇÜK YATIRIMCILARIN 'YATIRIM KULÜBÜNE DÖNÜŞELİM' TALEBİNE SPK OLUMLU CEVAP VERSEYDİ, ŞİMDİKİ FON SOYGUNU YAŞANMAZDI

- BİZDEKİ 'ALTIN GÜNÜ", 'DOLAR GÜNÜ' UYGULAMASINA BENZEYEN YATIRIM KULÜPLERİ ABD'DE ÇOK YAYGIN VE GÜÇLÜ... 

Cahit UYANIK 

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Türkiye'nin ilk özerk kurulu... 1980-1981 yılında yaşanan Bankerler Faciası sonrası, bu alandaki düzenleme yetersizliği ve denetimsizliğe tepki olarak kuruldu. 

SPK'nın ilk başkanı ise Mülkiye'nin ünlü Maliye hocalarından İsmail Türk'tü. Az konuşması ile ünlü bu başkanın döneminde SPK Meşrutiyet Caddesindeki İş Bankası şubesinin üstündeydi. Ben de bazen oraya uğrar, sarı saman kağıda basılı 'Haftalık Bülten'i alır ve pek birşey anlamadan yüzüne bakar dururdum. Sermaye piyasaları alanında Türkiye'de doğru dürüst bir yayın, kitap yoktu.1991 yılında İMKB Başkanı Muharrem Karslı bir kitap çıkarttı da okuyup öğrenebildik. 

SPK sonra 90'ların başında Beşevler semtinde konservatuarın karşısında bir bina yaptırdı ve oraya taşındı.  Trend dergisinde çalışırken vatandaşın biri aradı. Borsa yatırımcısı olduğunu, SPK binası yakınında, Bahçelievler'in Beşevler'e bakan sokaklarından birindeki kahvehanede borsa yatırımcıları olarak toplandıklarını fikir alışverişinde bulunduklarını söyledi. Anlaşılan bu, küçük yatırımcının güven arayışında sembolik bir konumlanmaydı. Yoksa Kızılay'da, Ulus'ta, Esat'ta bir kahvehane de  olabilirdi. 

O günler borsada küçük yatırımcılığın emekleme dönemi gibiydi. Trend'de her hafta insanların kendi aralarında kurduğu amatör yatırım kulübü haberlerine yer veriliyordu zaten. Ben de kalkıp Bahçelievler'e gittim, Ankara'dakilerin  haberini yaptım. Pek az hisse konuşuyorlardı, daha çok yatırımcılıktı dertleri... Hisse konuşunca hangilerini konuştuklarını sordum.  "İlke bazında hisse konuşuyoruz. Mesela 'Ota (tarım sektörü hisseleri) boka (gübre şirketi hisseleri) bulaşma!' tavsiyesi veriyoruz birbirimize" dediler ve beni güldürdüler...

İSVİÇRE'DE BULUNAN VE PUSULACI MUHAMMED YARIZ'IN PARA KAÇIRDIĞI EDMOND DE ROTHCHILD BANKASI KİMİNDİR? ARMASINDAKİ SEMBOLLERİN ANLAMI NEDİR? TÜRKİYE BU BANKADAN PARASINI GERİ ALABİLİR Mİ?


Edmond de Rothschild, merkezi Cenevre, İsviçre'de bulunan; özel bankacılık, varlık yönetimi ve kurumsal finansman alanlarında faaliyet gösteren köklü bir bağımsız finans grubudur.  

​Öne Çıkan Özellikleri ve Yapısı:

​Kuruluş ve Yönetim: Banka, 1953 yılında Edmond de Rothschild tarafından kurulmuştur. Günümüzde tamamen Rothschild ailesinin (%100 aile mülkiyeti) kontrolündedir ve CEO'luğunu Ariane de Rothschild yürütmektedir.  

​Faaliyet Alanı: Dünya genelinde yaklaşık 200 milyar İsviçre frangı (CHF) değerinde varlık yönetmekte olup, küresel bazda üst düzey servet sahiplerine (private banking), aile şirketlerine ve kurumsal fonlara hizmet vermektedir.  

​Diğer Rothschild Yapılarından Farkı: Londra merkezli olan ve daha çok yatırım bankacılığıyla tanınan Rothschild & Co grubundan bağımsız, ayrı bir finans kuruluşudur.  

​Geçmişteki Önemli Konular ve Gündem

​Uluslararası Denetimler: Banka, geçmiş yıllarda ABD Adalet Bakanlığı (2015) ve Lüksemburg makamları (1MDB soruşturması) nezdinde mali mevzuat ve uyum süreçlerine ilişkin çeşitli soruşturmalar ve anlaşmalarla gündeme gelmiştir.

​Türkiye Gündemi: Türkiye'deki bazı finansal ve fon soruşturmalarında (MASAK raporları kapsamında) yüksek tutarlı yurt dışı transferlerin yapıldığı aracı kuruluşlardan biri olarak adı geçmiştir.  

Finans dünyasının en tanınmış ailelerinden biri olan Edmond de Rothschild Grubu'nun kurucu koluyla ilgili detaylar şu şekildedir:

​Edmond kimin oğlu? Edmond de Rothschild grubuna adını veren Baron Edmond Adolphe de Rothschild (1926–1997), Maurice de Rothschild'in oğludur.