Kamu finansmanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kamu finansmanı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2026 Çarşamba

IMF YÜKSEK AÇIKLANAN HUBUBAT FİYATINI BAŞBAKAN YILMAZ'IN KENDİLERİYLE ANLAŞMAK İSTEMEMESİNE YORUMLADI VE ANİDEN DEĞİŞEN SİYASİ KOŞULLARA BAKARAK TÜRKİYE'DEN 'ŞAŞKIN' AYRILDI

Martin Hardy
IMF TÜRKİYE'DEN 'ŞAŞKIN' AYRILDI

'Nezaket ziyareti- teftiş' karışımı bir ziyarette bulunan IMF Heyeti, 15 gün içinde değişen iki farklı kamu finansman tablosunu yanına alarak Türkiye'den 'şaşkın' ayrıldı. IMF, yüksek açıklanan hububat fiyatını ise Başbakan Yılmaz'ın kendileriyle anlaşmak istememesine yorumladı. 

Cahit UYANIK 

Uluslararası Para Fonu (IMF) Avrupa Bölümü Müdür Yardımcısı Martin Hardy, 1995-Eylül ayında Türkiye Masası Şefi sorumluluğuna getirildiğinde kim bilir aklından neler geçiriyordu? Çünkü bu atamanın iki ay sonrası Türkiye ile işler değişivermişti bir anda... 1995-Kasım ayında, bitimine 3 ay kala iptal edilen stand-by anlaşması, Türkiye'de uzun sürebilen bir siyasi istikrarsızlığın en önemli habercisi olarak yorumlanmaya başladı. IMF de Aralık-1995'teki genel seçimden istikrarlı bir hükümet çıkacağına inansa, bu stand-by anlaşmasını büyük ihtimalle iptal etmeyecekti. Hardy ise böylece Eylül ayındaki psikolojisini koruyacaktı. 

Hardy'nin bu iptalin ardından ilk Türkiye ziyareti IMF Kuruluş Yasasının 4. Maddesi (Article Four) çerçevesinde 7 ay sonra oldu. Her IMF üyesi ülkeye düzenlenen ve 5-6 güne sığdırılan bu olağan gezi ANAYOL Hükümetinin 'ekonomide kararlı bir tavır takınacağı' düşüncesiyle rutin dışına çıkılarak 15 güne uzatıldı. Üstelik Haziran ayı başında yapılması planlanan Türkiye seyahati Mayıs ayı ortasına yani erkene alındı. Çünkü Nisan ayı sonunda Washington'daki IMF İlkbahar Yarıyıl Toplantılarına katılan Türk heyeti "Elinizi çabuk tutun. Eğer bize destek vermezseniz ekonomimiz bu yılı kolay kolay çıkaramaz" demişti. Ziyaretin normal zamanından önce yapılmasının sebebi de buydu.

IMF bütçe açığına itiraz etti ama...

IMF'nin 'nezaket ziyareti-teftiş karışımı' gezisi işte bu hava ve ortamda başladı. Başbakan Mesut Yılmaz aynı hafta başında bir basın toplantısı düzenleyerek ANAYOL'un hedeflerini anlatmıştı. Ancak bu basın toplantısına hiçbir DYP'li bakanın katılmaması IMF Heyetinin de tuhafına gitmişti ama fazla üzerinde durmadılar. Ne de olsa resmi olarak 'Article Four' ziyaretindeydiler.

20 Eylül 2026 Pazar

EMRE ALKİN'İN REKTÖR OLDUĞU TOPKAPI ÜNİVERSİTESİNİ DE TERA GRUBU SATIN ALMIŞ ANCAK YASAL SÜREÇ BİTMEMİŞTİ... FON SKANDALINDAN ETKİLENME İHTİMALİ VAR

 

Soldan sağa: Emre Tezmen/Emre
Alkin/Kerem Alkin
- EKONOMİDE 'İYİ POLİS-KÖTÜ POLİS' ROLÜ OYNAYAN ALKİN KARDEŞLER FON SKANDALININ NERESİNDE?

- PEKİ KEREM ALKİN 90'Lİ YILLARIN BAŞINDA NEDEN PEŞİME DÜŞMÜŞTÜ?

Cahit UYANIK 

Hani bir laf vardir: Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma!

Türkiye tam da o günlerden geçiyor.

Bugün Tera Portföy yönetiminde bulunan iki 

iktisat profesörü Kerem ve Emre Alkin kardeşler gözaltına alındı. 

Bu iki hoca da kağıt üzerinde vlatandaşa yumurtalarını aynı sepete koymama, finansal okuryazarliga sahip olunarak tasarruflarını güvenli şekilde değerlendirmelerini tavsiye eden isimlerdi. Başta belirttim; meğer bu hocaların dediğini yapıp, yaptıklarını yapmamak gerekmiş. 

Bu iki ismin babaları Prof. Dr. Erdoğan Alkin de iktisat profesorüydü. 

Kurulduktan hemen sonraki yani 70'lı yılların yırtıcı TÜSİAD'inda ekonomi danışmanlığı da yapmıştı baba Alkin... 

Ama Tevfik Güngor Uras'a göre baba Alkin, paraya-pula pek önem vermez, iyi bir akademisyen olmaya çalışırdı. (Rahmetli Uğur Mumcu ise Baba Alkin'e verdiği danışmanlık hizmetleri nedeniyle 'holding profesörü' derdi. Baba Alkin 2013 yılında sanırım kanserden vefat etti.)

Çocukları babaları gibi çıktı denemez. 'İyi polis-kötü polis' misali Kerem mevcut iktidardan yana tavır aldı iyi polis oldu; Emre ise iktidarın ekonomi politikalarını eleştiren kötü polis...

Birleştikleri nokta Tera'dan kazandıkları paraymiş meğer... Hatta Emre Alkin, -tesadüf müdür bilinmez- adaşı Emre Tezmen'e ait Tera Grubu, bahar aylarında Topkapi Üniversitesini satın aldıktan sonra da rektörlük görevini sürdürmüştü. (Umarım Tera olayının ucu bu üniversiteye uzanmaz.) Öte yandan Kerem Alkin, halen Topkapı Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı olarak görev yapıyor.

14 Eylül 2026 Pazartesi

KULİS / IMF TÜRKİYE'DE İLK KEZ İŞÇİLERİ DİNLEDİ; HAZİNE GÖRÜŞMEYE 'KÖSTEBEK' SOKTU!

BAYRAM MERAL-THOMAS HARDY GÖRÜŞMESİNDEKİ KÖSTEBEK!

Cahit UYANIK 

Geçen hafta TÜRK-İŞ, tarihinde ilk kez bir IMF Heyeti tarafından ziyaret edildi. Memleketimizden bugüne kadar onlarca IMF Heyeti geldi geçti de, DPT'sini, Hazinesini, türlü türlü bakanlığı teftiş ettiler de, düşüncelerini dinlediler de garibim TÜRK-İŞ'i aklına getiren hiç olmamıştı. Kısmet IMF'nin yeni Türkiye Masası Şefi Martin Hardy'e imiş. 

Peki bu görüşme öncesinde neler yaşanmıştı dersiniz? IMF'nin randevu talebi TÜRK-İŞ'e ulaşınca haliyle bir miktar şaşkınlığa yol açmış. Ziyaret esnasında da bu durum iyice hissedilmiş ve  hoşbeşten sonra bu ziyaretin ilk olduğunu öğrenen Hardy de şaşkınlık ortamına dahil olmuş.

30 Ağustos 2026 Pazar

LİRA BOLLUĞUNUN ÖNÜNE GEÇİLEMİYOR: MERKEZ BANKASININ OPERASYONLARI KASIM-1992'YE KAYDI


Merkez Bankası /

Ay ortasında 38 trilyon liraya ulaşan emisyon, hedeflenen 32-33 trilyon liraya çekilemedi ama yine de azaltıldı. Cumhuriyet Bayramı tatili nedeniyle asıl 'sünger operasyonu' ise gelecek ay yani Kasım-1992'de gerçekleştirilecek. 

Cahit UYANIK 

Merkez Bankası, Ekim-1992 ayı maaş ödemeleri ile birlikte para piyasalarında yaşanan lira bolluğunun önüne geçemiyor. Maaş ödemelerinin hemen ardından gelen hafta sonu tatili, Merkez Bankasının operasyonlarını geciktirici bir rol oynadı. Aynı şekilde bu hafta da Cumhuriyet Bayramı tatili nedeniyle Merkez Bankasının operasyonları sınırlı düzeyde kalabilecek. 

Maaş ödemeleri ile birlikte ilk kez 38 trilyon lira sınırını aşan emisyon, bir türlü normal düzeyi olan 32-33 trilyon liraya çekilemezken, hafta ortasında yapılacak yaklaşık 6 trilyon liralık iç borç itfası piyasalardaki lira bolluğunun sürmesine neden olacak. Merkez Bankasının iç borç itfasını geçen haftalarda yaptığı bono satışı ve kısa vadeli avanslara dayanarak karşılaması bekleniyor.

Para piyasalarının ateşinin düşürülmesi önümüzdeki ayın başına ertelenirken; her ayın 15'inde periyodik olarak artan ve piyasaları adeta şoka sokan maaş ödemelerinin Kasım ayındaki etkisinin ne olacağı ise şimdiden bilinmiyor. Ancak bu konuda yapılabilecek tek isabetli tahmin önümüzdeki ay emisyonun ilk kez 40 trilyon lira sınırını aşacağı olabilir.

13 Ağustos 2026 Perşembe

BİR GÜNÜN BEYLİĞİ, BEYLİKTİR VEYA ANTİ-KAMUFLASYONUN HİKMETİ: 70 TL'YE DÜŞEN DİZEL FİYATI...

Cahit UYANIK 

Son zamanlarda ekonomi ile ilgili duyduğum ve yaratılmış en güzel kavram, 'kamuflasyon'...

Yani 'Hatalı davranışları ve yanlış fiyatlandırmaları dolayısıyla kamunun sebep olduğu  enflasyon' anlamına geliyor. Özellikle son 10 yılın hükümetlerinde bunların örnekleri yazılsa, eski deyimle ansiklopedi olur.

(Yanlış bilmiyorsam kamuflasyon kavramının mucidi, tecrübeli ekonomi gazetecisi Şeref Oğuz... )

İşte birkaç gündür yine kamuflasyon ile uğraşıyoruz. Daha 2 gün önce dizelin satış fiyatının bazı kentlerimizde 89 TL'ye kadar yükseleceğini yazmıştım. Böylesi bir durumun enflasyona doğrudan ve zamana yayılmış aşamalı etkileri olacağı, yıl sonu enflasyon rakamının yüzde 30'u aşacağını herkes görüyordu. Çünkü açıklanacak ağustos ayı enflasyonu ilk tahminleri şimdiden yüzde 2,5'u geçmişti.

Ne yapıldı peki? Anti-kamuflasyoncu bir davranışla dizelde ÖTV ağustos ayı için sıfırlandı. Sonraki aylarda da 3'er TL 3'er TL artırılarak  yıl sonunda 13,9 TL'ye yükseltilmesi (3-6-9-12 ve 13,9 TL) öngörüldü   Burada gizli hedef şu: 'Ham petrol fiyatları yeniden 65-70 dolara düşerse, biz de 13,9 TL ÖTV'ye ulaştığımızda ayar çekip dizel fiyatını en fazla 80 TL'de tutarız' diye düşünülüyor. Böylece yıl sonu enflasyonu da yüzde 28-29'da kalabilir. 

18 Temmuz 2026 Cumartesi

'HER KENTE BİR HAVAALANI' ERDOĞAN'IN DEĞİL ÇİLLER'İN PROJESİYMİŞ


Ulaştırma Bakanı Ali Şevki Erek:

"HER KENTE BİR HAVAALANI, 25 YENİ YAT LİMANI..."

Havaalanı projeleri, Boğaz Tüp Geçişi, demiryolları, hava ulaştırma güvenliği ve yeni yat limanları... Ulaştırma Bakanı Erek; biten, inşası süren, ihale, proje ve planlama aşamasındaki milyarlarca dolarlık ulaştırma projelerini tüm ayrıntıları ile anlattı. Erek, her kentte en az bir havaalanı olmasını istediklerini ve 3 yılda 40 havaalanını hizmete açmayı hedeflediklerini bildirdi. 

Cahit UYANIK / Leyla YARATAN 

Ali Şevki Erek

Ulaştırma Bakanı Ali Şevki Erek, 2000'li yıllara doğru Türkiye'nin ulaştırma proje ve planlarıyla ilgili sorularımızı yanıtladı:

İntermedya Ekonomi: Ulaştırma Bakanlığı önümüzdeki günler için neler planlıyor?

Erek: Hizmetteki ana prensibimiz, her siyasetçi için geçerli olan ilke; devraldığı kurumu daha ileriye götürmektir. Şüphesiz aynı duyguyu biz de taşıyoruz. Aldığımız Ulaştırma Bakanlığı bayrağını çok daha ileri uçlara taşımak için var gücümüzle çalışıyoruz. Bakanlığın amacı, asgariden her kente bir havaalanı... Bu, 21. Yüzyılın gereğidir. Ancak ihracat, ithalat, ticaret, fabrika ve turizm yoğunluğu bulunan kentlerimizde ihtiyaca göre 1'den fazla hava alanı da olacak.

- Bu hedef için kaç havaalanı yapılması gerekiyor ve maliyetleri ne?

Erek: 1995, '96, '97 yıllarında 40 havaalanı hizmete sokmak kararındayız. Bunların bir kısmının etüt-proje, bir kısmının ihale, bir kısmının üzerinde ilk çalışmalar süratle devam ediyor. Bir kısmı da açılışa hazır hale gelmiş. Resmi açılış töreni yapılması çalışmaları son aşamaya gelmiş olan hava alanları Gümüşhane, Çanakkale, İskenderun, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Manisa, Siirt, Tokat, Aydın, Eskişehir, Isparta-Merkez'dir. Bunların bir kısmı resmen açılmamış olsa da çalışıyor. Kalanları Eylül'de, Ekim'de, Kasım'da veya yıl sonunda çalışmaya başlayacak. Mesela Isparta'yı Kasım'a bitirmeyi amaçlıyoruz. Kastamonu'yu bu yıl sonunda bitiremezsek önümüzdeki sezonda devreye alacağız. Ağrı'da şartlar müsait olursa Ekim, Nevşehir'de ise bu yıl sonuna veya en geç önümüzdeki turizm sezonunun başına hazır etme mücadelesini veriyoruz. Havaalanlarının maliyeti pist uzunluğuna göre, terminalin iç ve dış hatlara hizmet vermesine göre değişir. Ama bir havaalanının en asgarisiyle bugünkü maliyeti 100 milyar lira...

2 Temmuz 2026 Perşembe

RUSYA VEYA SOVYETLER BİRLİĞİ, KURTULUŞ SAVAŞIMIZA NE KADARLIK MALİ YARDIMDA BULUNDU?

Cahit UYANIK 

Şimdiki Rusya, 1920'lerin Sovyetler Birliği; Gazi Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde, 1919-1922 yılları arasında yürüttüğümüz Kurtuluş Savaşımıza ne kadarlık mali yardımda bulundu? 

Bu konu Türkiye'de zaman zaman tartışılıyor. Tartışmalarda bazen 'Sovyetlerden yardım alınmadı' diyen bilgisiz ve cahil insanlara da rastlanabiliyor. 

Rusya'nın Ankara Büyükelçiliği, 30 Haziran 2026 tarihinde bir paylaşımda bulunarak bu konulara belgelere dayanan açıklamalar getirdi ve Sovyetlerin Kurtuluş Savaşımıza 900 milyon dolar civarında mali yardım sağladığını bildirdi.

1 Temmuz 2026 Çarşamba

MERKEZ BANKASI, PARA PİYASALARINDAKİ LİRA BOLLUĞUNU SÜNGER GİBİ EMDİ

Merkez Bankası Sonunda İstediğini Yapabildi 

SÜNGER OPERASYONU BAŞARILI OLDU

1992-Ekim ayı sonunda 35 trilyon lira dolayındaki emisyon hacmi 33 trilyon liraya çekildi ve bu tutarın 1-2 trilyon daha geriletileceği tahmin ediliyor. Geçen haftaki iç borçlanma ihalesindeki satış ise minimum düzeyde idi. Bu hafta düzenlenecek olan ve 'repoluk' diye bilinen 3 aylık bono ihalesine güçlü bir talep olacağı beklentisi var. 

Cahit UYANIK 

1992-Ekim ayı enflasyon oranı yüksek çıkarak bütün dikkatleri üzerinde toplarken, para piyasalarında geçen ay ortasından beri yaşanan lira bolluğunun önüne geçildi. Merkez Bankası hafta başında giriştiği ve 'sünger operasyonu' olarak adlandırılan açık piyasa işlemleriyle ay sonunda 35 trilyon lira sınırında bıraktığı emisyon hacmini 33 trilyon lira düzeyine çekmeyi başardı. Merkez'in bu haftaki müdahaleler ile emisyon hacmini 31-32 trilyon lira düzeyine gerileteceği tahmin ediliyor. 

Geçen hafta Merkez Bankası, Hazine adına düzenlediği iç borçlanma ihalesinde faiz oranlarının yükselmesini önlemek için çok az tutarda kağıt sattı. 6 ay vadeli Hazine bonosu ihalesinde bankalar toplam 789 milyar liralık teklif getirirlerken sadece 65,4 milyar liralık kağıt satıldı.

21 Haziran 2026 Pazar

YURT DIŞINDAN 655 MİLYON DOLAR BORÇLANAN ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI KARAYALÇIN: KAYGILANMAYA GEREK YOK; ALDIĞIMIZ BORÇLARI 'BİTTİĞİNDE GELİR YARATAN' YATIRIMLARDA KULLANIYORUZ

Murat Karayalçın

Ankara Büyükşehir Belediyesi Son 3 Yılda 655 Milyon Dolar Borçlandı

HAZİNE'NİN GÖZÜ KARAYALÇIN'IN ÜSTÜNDE

Ankara Büyükşehir Belediyesi dış borç konusunda yine 'atak'... Geçtiğimiz aylarda Türkiye'de birçok kurumun yapmaya cesaret edemediği birşeyi daha yaptı: Mali yapısını uluslararası rating firmasına inceletti. Bu incelemeden yüzünün akıyla çıkan Ankara Büyükşehir Belediyesi 'mali yapısı iyidir' anlamına gelen 'BBB' notunu alarak Japon Samurai Bond Tahvil Piyasasından 410 milyon dolar kredi sağladı. Hazine ise Ankara Büyükşehir Belediyesinin dış borçlanmaya gitmesinden 'kaygılı'... Ekonomik Panorama'nın sorularını cevaplandıran Başkan Murat Karayalçın'a göre ise kaygıya gerek yok; çünkü alınan dış borçlar, 'bittiğinde gelir sağlayacak yatırımlar' için kullanılıyor. Bu konuda Hazine'ye bir sunum yapılmış ve belediye tüm borçlarını nasıl ödeyeceğini şimdiden biliyor. 

Cahit UYANIK 

Uluslararası derecelendirme şirketinden karnesine iyi bir not yazdıran Ankara Büyükşehir Belediyesi, geçen ay içinde Japonya'daki Samurai Bond Tahvil Piyasasına üçüncü kez girdi. Herhangi bir konuda karar vermeden önce kılı kırk yaran Japonlara 50 milyar yenlik, yüzde 6,8 faizli ve 5 yıl vadeli tahvil satmayı başardı. Bu satışla birlikte Ankaralıların Tokyo ve Frankfurt Borsalarındaki borcu toplam 655 milyon dolara ulaştı. Ancak bu parlak görünen borçlanma başarısı insanların aklında bir takım soruların oluşmasını da engellemedi.

Bu sorulardan ilki hızla 1 milyar dolar sınırına doğru giden bu dış borçlara Hazine'nin nasıl baktığıydı. Daha önce de Türk Eximbank, TSKB, DESİYAB, Turizm Bankası ve Türkiye Kalkınma Bankası dış piyasalara çıkarak borçlanmıştı. Ama bu borçlanmaların hepsinde Hazine garantisi yani devlet güvencesi söz konusuydu. Ankara Büyükşehir Belediyesine ise böyle bir garanti verilmemişti ve Hazine'nin bundan kaygı duyduğu kulislere yansımıştı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın'ın bu kaygıya cevabı aynen şöyle: 

"Hazinecilerin bir genel kaygısı var. 'Hazine teminatı almamış olman, bu borcu ödemezsen ben ödemek zorundayım demektir. Belediyeler dışarıdan çok fazla borçlanmamalı' demeye getiriyorlar. Ama biz hesaplarımızı 8-10 yıllık perspektifte yapıyoruz. Bu konuda rating yaptırmış bir kuruluş olarak duyarlıyız. Nereye, ne borcumuz var, ne zaman ödeyeceğiz; bütün bunları biliyoruz. Politikalarımızı bu bilgiler ışığında da düzenliyoruz. Daha bugün Hazine'ye bir sunum yaptık; 2000 yılına kadarki gelir-gider durumunu ortaya koyduk"

Bittiğinde gelir yaratacak yatırımlarda kullanılıyor

İkinci soru ise borç alınan paraların nasıl kullanıldığına ilişkin... Karayalçın'ın verdiği bilgiye göre alınan bu borçlar işçi maaşlarının ödenmesi, otobüslere akaryakıt temini gibi cari ve transfer harcamalarında kullanılmamış. Alman Markı ve Japon Yeni bazında alınan bu borçların, 'bittiğinde gelir yaratan' yatırımlarda kullanılmasına özen gösterilmiş. 

3 Nisan 2026 Cuma

YIKIM KARARI VERİLEN HAZİNE BİNASININ ANAP GENEL MERKEZİ BİNASI İLE NE ALAKASI VAR?

Cahit UYANIK 

Arkitera adlı X hesabından bir haber:

"Doğan Tekeli ve Sami Sisa tarafından tasarlanan eski Hazine Müsteşarlığı binası depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkılıyor."

Ankara'da çalışan ekonomi muhabirlerinin birçok anısı vardır bu bina ile... Bu bina aslında 80'li yılların sonunda Halkbank Genel Müdürlüğü olarak tasarlanmıştı. Halkbank o zamanlar Sıhhiye'de bir binada çalışıyordu. Hazine Müsteşarlığı ise Bakanlıklar'daki bir binada...

Derken.... Halkbank'ın hisselerini elinde tutan Hazine, inşatının bitmesine kısa süre kala bir Yüksek Planlama Kurulu kararı ile bu binaya el koydu. Halkbank ise gitti, bu binanın 5-6 km ilerisine, neredeyse bu binanın tıpatıp aynısını yaptırdı yıllar sonra; oraya taşındı... Böylece Hazine'den de intikamını almış oldu. 

Hazine binasıyla ilgili  'şehir efsanesi' gibi bir 'gazetecilik efsanesi' de vardır. 

29 Ocak 2026 Perşembe

KARDEMİR KAPANMAKTAN BÖYLE KURTULDU: TÜRKİYE'YE ÖZGÜ 'ESOP MODELİ'...

Doç. Dr. Gürol 1 Yıllık 'Karabük Deneyimi'ni İnceledi

KARABÜK: TÜRKİYE'YE ÖZGÜ 'ESOP'

Çalışanların Pay Ortaklığı Planı yani İngilizcesi ile 'Employee Stock Ownership Plan (ESOP)' zor durumdaki şirketleri düzlüğe çıkarmak için ABD'de uzun yıllardır başarıyla uygulanıyor. KARDEMİR ise bu şirket kurtarma modelinin Türkiye'deki ilk önemli örneği sayılıyor. 

Cahit UYANIK 

Karabük Demir Çelik İşletmesi (KARDEMİR veya KDÇİ) işçiler ile geçen ay toplu iş sözleşmesi imzaladı. İşçiler yeni imzalanan toplu sözleşmede yüzde 40'lık zamma ses çıkarmadı. Üstelik sözleşme  işçi ve işveren temsilcileri arasında görüşülerek tek oturumda karara bağlandı. Çünkü işçi KARDEMİR'in sahibiydi ve aslında 'kendi kendisi ile' masaya oturmuştu. KARDEMİR işçileri geçen yıl yani 1995 yılı boyunca ise 'sıfır' zamla çalışmıştı. Oysa aynı KARDEMİR işçileri 1989 yılındaki toplu sözleşme görüşmelerinde tam tersi bir tavır içinde olmuşlardı. Hatta istedikleri zam verilmeyince aylarca greve bile gitmişlerdi. Sert bir grevden zamsız geçen 12 aya giden süreç yani KARDEMİR'deki bu çarpıcı değişimin ardındaki tek gerçek; artık işçilerin çalıştıkları fabrikanın sahibi konumunda bulunmalarıydı.

Türkiye'nin ilk ESOP'u KARDEMİR 

KARDEMİR, 1970'li yıllardan bu yana Batı'da uygulanan ESOP adlı şirket kurtarma yönteminin Türkiye'deki ilk örneği sayılıyor. Employee Stock Ownership Plan (ESOP) yani Çalışanların Pay Ortaklığı Planı olarak da adlandırılan bu yöntemle ABD ve İngiltere'de batma tehlikesindeki birçok şirket ve sanayi kuruluşu düze çıktı. En pratik anlamda ESOP, 'Çalışanların çalıştıkları işyerlerinde sermayeden pay sahibi olabilmelerine imkan sağlayan bir araç' şeklinde tanımlanıyor. Yani tıpkı KARDEMİR'deki gibi... ESOP üzerine iki kitap yazan, araştırmalar yapan ve halen Özelleştirme İdaresinde çalışan Doç. Dr. Mehmet Ali Gürol, KARDEMİR'in geride kalan 1 yılını ESOP çerçevesinde inceledi.

13 Aralık 2025 Cumartesi

BAŞKENT NOTLARI / TÜRKEŞ, TÜRKLÜĞÜ 'TAHKİR VE TEZYİF ETMEK' İLE SUÇLANIYOR!

Cahit UYANIK 

MHP Lideri Alparslan Türkeş, 12 Eylül sonrası uzun yıllar sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. Zorlu cezaevi koşullarında birkaç kez ağır sağlık sorunları yaşadı. Türkeş sonunda mahkemelerce aklandı. Ancak Türkeş'e belki de yine mahkeme yolları gözüktü. Geçtiğimiz günlerde Ankara Barosu avukatlarından Hayri Balta, Türkeş hakkında savcılığa ilginç bir suç duyurusunda bulundu. 

Avukatın iddiasına göre Türkeş, Türklüğü 'tahkir ve tezyif ediyor' yani aşağılıyor ve küçük düşürüyordu. Türklük kavramının yarım yüzyılı aşan süredir en yılmaz savunucusu olan Türkeş, böylece ağır bir şekilde suçlanıyordu. Avukat Balta, MHP Genel Merkezinin santral odası duvarında Türkeş imzasıyla asılı bulunan bir yazıya dikkat çekerek iddiasını gündeme getiriyordu. Söz konusu yazı "Türk Milletinde Bizans'tan geçme bir hastalık vardır: Gevşeklik, laubalilik, dedikodu, birbirini beğenmemek, sır saklamamak, rastgele laf söylemek... Bu hastalık sizde var. Bu hastalığı tedavi edemezseniz, kendinize yol seçiniz" şeklindeydi. 

Avukat Balta dilekçesine İşçi Partisi Lideri Doğu Perinçek'i de karıştırıp "Nasıl ki bu sözleri İP Genel Başkanı Perinçek yazarak kendi partisinin duvarına assa hakkında kovuşturma yapılacaksa, herkesin kanun önünde eşit olduğu ilkesi gereğince Türkeş hakkında da kovuşturma ve cezalandırma gereklidir" diyordu. Bu ilginç suç duyurusunun sonucu ne olacak, bekleyip hep birlikte göreceğiz...

HAZİNE'NİN 2 TRİLYON LİRASI AYFER YILMAZ'IN GÖZÜNDEN NASIL KAÇTI?

Sezgin Taşkıran, Demirel'in başbakanlığı döneminde Halk Bankası Genel Müdürü idi. 1970'li yıllardan beri 'Demirel'in ekibi'nden olan Taşkıran,  görevden alındıktan hemen sonra ciddi bir teftişten geçirildi. Önce Yahya Demirel'in Kıbrıs'taki Bankasına önemli büyüklükte bir mevduat yatırıldığı ortaya çıktı. Daha sonra Yahya'nın bankası battı. Halk Bankası halen bu paranın peşinde...

O zaman yapılan denetimlerde bir başka ilginç bankacılık işlemi daha dikkat çekti. Denetçi raporlarına göre Halk Bankası döviz kaynaklarını sadece birkaç puan fazla faiz alabilmek için dış finansal piyasalardaki -bir anlamda- uluslararası bahis işlemlerine yatırmıştı. Yani teknik deyimle 'Yabancı para birimleri arasındaki paritelere endeksli bonolar' satın almıştı. Bu işe 2,5 trilyon lira karşılığı döviz bağlanmıştı. Kasıt var mı bilmiyoruz ama gelin görün ki bu paranın 2 trilyon lirası batırılmıştı. 

5 Aralık 2025 Cuma

ANKARA NOTLARI / OSMANLI'NIN DIŞ BORÇLA İMTİHANININ KISA ÖYKÜSÜ VE GÜNÜMÜZ DIŞ BORÇLARININ DIŞ POLİTİKAYA ETKİSİ

ANKARA NOTLARI / DIŞ BORÇLARA DİKKAT!

Cahit UYANIK 

Türkiye'nin birkaç aydır yaşadığı ekonomik kriz ve sonrasında alınan önlemler tam bir 'bıçak sırtı' görünümünde... Bir tarafta olumlu ekonomik sinyaller, diğer tarafta iflas ve tasfiyeler birbirini izliyor. Bu tabloda insanların çok fazla kafa yormaya zaman ve fırsat bulamadığı konulardan biri de dış borçlar ve bunların yoğunlaşan geri ödemeleri... Bu, neden önemli? Türkiye bir önceki büyük ekonomik kriz döneminde yani daha 14 yıl önce (1980 yılında) dış borçlarını ödeyemez duruma düşmüş ve erteleme istemek zorunda kalmıştı. Hazine'nin "70 cent'e muhtaç olduğu" o günlerde Lüksemburg'un verdiği 1 milyon dolarlık borca sevinmiştik. Elbette içimize yayılan bir buruklukla...

Bu minik hatırlatmadan sonra sizi; Osmanlı İmparatorluğunun ihtişamlı günlerindeki 'borç talep edilen devlet' olduğu zamanlarından, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca 'dış borç boyunduruğu' altına alındığı 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl'ın ilk çeyreğindeki Düyun-i Umumiyye yıllarına götürmek istiyorum. Bu dönemi çeşitli kaynaklardan topladığım bilgilerle anlatıp ardından sözü 1994 Türkiyesine getireceğim.

Aslına bakmak gerekirse Türkiye, dış borçlanma ile 1563 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde tanıştı. Ama günümüz Türkiyesine göre önemli bir farkla... Fransa Kralı IX. Charles, Osmanlılar'dan borç talep ediyordu. Kanuni ise bu talebe, -günümüz işgüzar bankacı ve Hazine bürokratlarına ders olabilecek nitellikteki- şu yanıtı vermişti:

"Hazine'den şahsa para ikrazına (borç verilmesi) devletin kanun ve adetleri müsait değildir. Hatta bu karz (borç anlaşması) dostluk icabı olarak yapılsa bile, ortada rehin olmaksızın ikrazatta bulunmak ne kanuni ne mantıkidir."

Dış borç maceramızda 'masanın karşı tarafı'na ise Kanuni'nin Fransa'ya gönderdiği bu mektuptan yaklaşık 300 yıl sonra geçmiştik. Osmanlı İmparatorluğu 1854 yılında, devlet maliyesi kötü durumda olduğundan, Kırım Savaşını finanse etmek için müttefik ülkeler Fransa ve İngiltere'den 3 milyon İngiliz sterlinlik kredi sağlamıştı.

9 Kasım 2025 Pazar

ANKARA NOTLARI / MECLİS'TE 'EKONOMİK ANAYASA' TARTIŞILMALIYDI

Cahit UYANIK 

Meclis'te geçen hafta Partilerarası Anayasa Değişiklik Komisyonunun çalışmaları büyük bir ilgiyle izlendi. Ne de olsa sivil politikacılar Cumhuriyet tarihinde ilk defa bu kadar büyük ve önemli değişiklikler için uygun bir zemin yakalamışlardı. Tüm partiler önce prensipler üzerinde anlaştı. Herkesin yüzü gülüyordu. Ama işler maddelerin tek tek görüşülmesi sırasında karıştı. Refah Partisi ile Anavatan Partisi, din ve vicdan özgürlüğünü düzenleyen 24. Madde konusunda kaçak güreşmeye başladı. Daha sonra partilerden istifa eden milletvekillerinin durumunu düzenleyen 84. Madde için de anlaşmazlık çıkınca işin rengi iyice değişti. Meclis Başkanı Hüsamettin Cindoruk tüm parti liderlerine bir mektup yollayarak, bu sorunların ancak genel başkan düzeyinde çözülebileceğini anlattı ve toplantıya çağırdı. 

SHP'nin istediği demokratikleşme paketiyle çakışan anayasa değişiklikleri aslında bazı ekonomik normların anayasal güvence altına alınması için iyi bir fırsattı. Bundan birkaç yıl önce TÜSİAD tarafından gündeme getirilip tartışmaya açılan 'Ekonomik Anayasa' önerisi yoğun ekonomik sorunların yaşandığı bir ortamda Meclis'te ele alınabilirdi. Hükümet tarafından desteklenecek böylesi bir girişim büyük olasılıkla başarıya ulaşacaktı. Çünkü bir krizden çıkış süreci yaşandığı için, yapısal ekonomik sorunların çözümü konusunda toplumsal uzlaşma sağlamak çok daha kolay olabilirdi ama olmadı, olamadı. 

Aslında bu konuda hicbir şey yapılmadı değil. 'Ekonomik Anayasa' konusunda DYP Zonguldak Milletvekili Güneş Müftüoğlu bazı girişimlerde bulundu. Ancak arkasında parti grubu ve hükümet desteği bulamayınca bu çabaları sonuçsuz kaldı. Müftüoğlu'nun ne yazık ki eskilerin deyimiyle 'akim kalan' bu iyi niyetli girişimleri neler içeriyordu? Şimdi bu konuyu ana başlıkları ile gözden geçirelim:

● Anayasada vatandaşın sosyal, siyasal ve hukuksal yönden devlete karşı korunması sağlanmış ve kurumsallaşmıştır. Bu durum kuvvetler ayrılığı ilkesi, temel hak ve özgürlükler, siyasi hak ve ödevler, yargı denetimi gibi başlıklar altında toplanmıştır. Ancak vatandaşın devlete karşı ekonomik yönden de korunması gerekiyor. Bu fikir 'İktisat Politikası Anayasası' veya 'Ekonomik Anayasa' fikrini doğurmuştur. 'Ekonomik Anayasa' son 20 yıldır ABD ve Avrupa'da tartışılıyor.

31 Ekim 2025 Cuma

ŞİKAYETNAME / SELAM VERDİM, RÜŞVET DEĞİLDİR DİYE ALMADILAR / FUZULİ (GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE)





ŞİKAYETNAME

Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar. 

Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. 

Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.

Dedim: - Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

Dediler: - Bizim adetimiz böyledir.

Dedim: - Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.

3 Ekim 2025 Cuma

'KAĞIT KAVGASI' YÜZÜNDEN KOLTUĞUNDAN OLAN GENEL MÜDÜR VEYA KAMUDAKİ BİR TASARRUF FETİŞİ: BASILI YAYIN ÇIKARMAMAK

BEN DEVLETİM, YAYIN ÇIKARMAM...

Devlet, tasarruf bahanesiyle yayın çıkarmamak için elinden geleni yapıyor.

Cahit UYANIK 

Aydın Güven Gürkan, henüz çiçeği burnunda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı idi. Bakanlık yöneticileri ile yapılan toplantılarda herkes kağıt sıkıntısından bahsediyordu. Bırakın kitap basmayı veya bastırmayı, fotokopi cihazlarında kullanılacak kağıt bulmak bile mucizeydi. Bütçedeki ayrıntı kodlarına bakıldı. Kağıt almaları için ayrılan ödenek daha birkaç ay içinde tüketilmişti. Bütçenin '390-Diğer hizmet alımları' ve '410-Kırtasiye, baskı ve yayın giderleri' ayrıntı kodundaki ödenek ise doğru dürüst bir kitap veya yayın bastırmaya yetmiyordu. 

Ancak çözüm kısa sürede bulundu. Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) bir projesi için satın alınan kağıtlar, bakanlığın deposundaydı. Projeyi yürüten Çalışma Genel Müdürü İsmail Bayer arandı ve kağıtları bakanlık emrine tahsis etmesi istendi. Ancak Bayer, dirençli çıktı. Proje için ayrılan kağıtları günlük sarfiyata veremeyeceğini bildirdi ve olan oldu. Bayer, kızağa alındı ve mutad olduğu üzere uzun bir yıllık izne ayrıldı. Evet kağıt-kitap meselesi, bir bakan ile genel müdürün arasını açmaya yetmişti.

Kitap-yayın istemem...

Günümüzde birçok devlet dairesinde buna benzer manzaralarla karşılaşmak mümkün. Devletteki tasarruf hemen gazete-dergi takımlarının sınırlanması, kağıt tüketiminin baskılanması ve -en dramatik olanı da- üç beş bin adet basılan kitapların rafa kaldırılması şeklinde kendini gösteriyor. 15-20 milyar liralık makam otoları, cafcaflı mobilyalar, seçim bölgesine devlet kesesinden yapılan 'temas ve inceleme gezileri' ise tasarruf gündeminde yok.

23 Eylül 2025 Salı

TANSU ÇİLLER, DIŞ BORÇLANMADA YURT DIŞINA 'NET KAYNAK TRANSFERİ' ŞAMPİYONU OLDU

Borçlanmanın Yakın Tarihi / 

12 EYLÜL İLE BAŞLAYAN İÇ BORÇ DARBESİ...

İç borç, Çiller, Demirel, Özal ve Evren... Çok heyecanlı bir serüven...

Cahit UYANIK 

Süleyman Demirel'in 1970'li yıllarda Başbakanlık görevini yürütürken 'aşırı borçlanıldığı' yönündeki eleştirilere cevaben sarf ettiği 'Borç yiğidin kamçısıdır' sözü hala akıllarda... Demirel belki bu sözüyle 1980 ve 1990'lı yıllar boyunca sık sık şaklatılacak kamçının ilk işaretini veriyordu. Çünkü devlet son 16 yılda her başı sıkıştıkça bu kamçıya başvurdu. Bazen 'zam' diye inleyen işçi ve memuru sakinleştirdi, bazen de yoğun alt yapı yatırımlarının finansmanında borçları kullanarak otoyol, köprü, baraj yaptı. Yani kamçı, ücret zamlarını karşılamak ve ülkedeki üretimi kolaylaştırıp artırmak için şaķlatıldı. 

Son birkaç yıldır kamçı yine kalkıyor kalkmasına ama bu sefer 'şaklamıyor'. Aksine her kalkışta devlet bütçesini ve ekonomik dengeleri altüst ediyor. Başta faiz oranları olmak üzere borç göstergeleri füze gibi fırlamış durumda... Gelin görün ki ne yeni alt yapı yatırımları var ortada ne de verilen ücret zamlarından işçi ve memurlar memnun. Ülke, elektrik kesintisi tehditi altında... Yüzbinlerce işçi ve memur 'ha' denilince sokağa dökülebilecek kadar gergin. 

Hazine, Türkiye'de 'devlet borçlanması' ile aynı anda akla gelen en önemli kurum. Çünkü iç ve dış borçlanma işlemlerinin yanı sıra bu borçların faiz ve ana para geri ödemesi gibi sonraki aşamalarının neredeyse tamamı Hazine tarafından takip ediliyor. İşte borçları yönetmekle mükellef Hazine, Türkiye'deki iç ve dış borçların son 16 yıllık trendini araştırdı. Hazine uzmanlarından Tülay Evgin'in 'Türkiye'de Konsolide Bütçe Uygulamaları Genel Değerlendirmesi 1980-1995' adlı araştırmasının bir bölümünde, hepimizi yakından ilgilendiren devletin son yıllardaki borçlanma politikaları incelendi.

Araştırma bir araya getirdiği verilerle son 16 yılda çeşitli anlayışlardaki hükümetlerin (Askeri rejim, ANAP hükümetleri ve DYP-SHP/CHP hükümetleri) izlediği bütçe ve borçlanma politikalarını yorumlayarak kıyaslamamıza da imkan tanıyor. Yani bir anlamda 'borç kamçısını kimin iyi kimin kötü şaķlattığını' gözler önüne seriyor.

14 Temmuz 2025 Pazartesi

MERKEZ BANKASI ESKİ BAŞKANI, ÇİÇEĞİ BURNUNDA SİYASETÇİ YAMAN TÖRÜNER: RP KAZANDI, TÜRKİYE'Yİ 15 MİLYAR DOLAR YABANCI SERMAYEDEN ETTİ

YAMAN TÖRÜNER: MB, DÖVİZ KRİZİNDEN 30 TRİLYON LİRA KAR ETTİ

Törüner'e göre seçim sonuçları, Türkiye'yi 15 milyar dolar yabancı sermayeden etti.

Cahit UYANIK / Leyla YARATAN 

Yaman Törüner, seçimler öncesinde Merkez Bankası (MB) Başkanlığını bırakarak politikaya atıldı. Afyon'da üçüncü sıraya yerleştirilen Törüner'in başta şansı zayıf görülürken kampanya ilerledikçe seçilme ihtimali arttı. Törüner sonunda milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. Törüner ile siyaset, seçim ekonomisi, döviz politikası ve Gümrük Birliği üzerine konuştuk:

İntermedya Ekonomi: Siyaseti nasıl buldunuz? Rahat bir geçiş dönemi yaşadınız mı?

Törüner: Çok değişik ama politikaya ısınmak zor olmadı. Beni ilk üç-beş saatlik yadırgamadan sonra çok yakın karşıladılar. Çünkü halk, dışarıdan gelse de kendisine yardımı dokunabilecek kişinin seçilmesini istiyor. Siyaset, halkın gerçekten neler düşündüğünü görmek açısından önemli. Halkın beklentilerinin bizim tahminimizden değişik olduğunu, onların dertlerine çözüm bulunması gerektiğini gördüm. Ankara ve İstanbul'da oturarak bazı şeylere çözüm üretmek zor. Halka inmeden yapılan tahminler de yanıltıcı... Halka inmemiz, onların gerçek isteklerini yansıtan çözümler üretmemiz gerekir. Bir de bayanlar politikaya çok ciddi ısınmış. Belki 500 bayan ellerinde çocukları, başı kapalı ama geliyor seni öpüyor. Arkasından kocası geliyor öpüyor, çocuğuna öptürüyor. Bizi kendisini temsil eden bir nesne olarak görüyor. Gençlerde büyük bir ilgi var. Tanıdıkça halkın bazı yönleriyle aydın dediğimiz kesimden daha ileri olduğunu keşfettim açıkçası...

- DYP Afyon milletvekili olarak bölgeniz için neler yapmayı planlıyorsunuz?

Törüner: Afyon'a verebileceğim şeyler, daha çok büyük yatırımların buraya aktarılmasıdir. Afyon'un alt yapı hizmetlerinin tamamlanabilmesi, mevcut borsaların büyütülmesi yani iş hayatının genişletilmesidir. Ben üçüncü sıradan seçilerek milletvekili oldum. Ama hiç bir zaman seçilememe endişesi duymadım. Zaten ben her işte 'çıkamaz' dedikleri zaman çıktım. Kendime bir sıra tespit etmemiştim ama üçüncü sıra biraz sürpriz oldu. Teşkilattan destek aldım. Afyon'da bazı teşkilat sıkıntıları vardı, bunu aştık. 

- Merkez Bankası Eski Başkanı gözüyle seçimin genel değerlendirmesini yapar mısınız?

Törüner: Cumhuriyet tarihinde yapılan seçimler arasında Hazine'ye en ucuza malolan seçimdir. Bu bence çok önemli bir nokta. Ekonomi bürokrasisi elinden geleni yaptı. Diğer seçimlerden bir farkı da çabuk yapılmasıydı. Seçimin kaderi zaten son anda belli oldu. MB'nin emisyon hacmi bile 230 trilyondan 217 trilyona düştü. 

- Ama döviz rezervlerinde önemli bir erime yaşandı...

Törüner: MB bazen ters repo yaparak piyasadan para çeker. Bu para vade bitince çoğunlukla dövize dönüşür. Ortalıkta 'Seçim sonrası iktidarsız kalma durumu olabilir mi?" beklentisi yaşandığı bir gerçektir. Bu bilindiği için MB isteyene istediği kadar döviz sattı. Sonuçta repo hacmi 136 trilyondan 30 trilyona düştü. Yani 100 trilyonluk kaynak dövize aktı. Bu, 1,5 milyar dolar eder. 100 trilyon lira repo şeklinde kalmış olsaydı MB'ye aylık masrafı 10 trilyon liraydı. MB şimdi 15 trilyon kazançlı. Bu kazancının 30 trilyon liraya yaklaştığını düşünüyorum. Ayrıca MB, 1996'nın hemen başında Hazine'den 15 trilyon lira faiz geliri sağladı. MB kar ettikçe piyasadan para çekmiş demektir. Ufak satışları da eklediğiniz zaman MB'nin seçim nedeniyle piyasadan kar olarak çektiği para 50 trilyon liradır. Oysa MB Eylül ayında 'Dövizden nasıl çıkarız?' diye düşünüyordu. 

21 Haziran 2025 Cumartesi

KAMU BANKALARININ SATIŞI YANLIŞ HESAP MI?

Türk Bankacılığında Etkinlik/

Sektörel etkinliği yüksek olan kamu bankaları için 'Niçin özelleştirme?' sorusu gündemde.

Cahit UYANIK 

Anayol Azınlık Koalisyonunun en iddialı 'yıldırım hedefleri' içinde kamu bankalarının özelleştirilmesi ilk sırayı alıyor. Özelleştirme Yasasında ise kamu bankalarının özelleştirilmesi konusunda '2 yıl içinde geniş bir araştırma ve program yapılması' öngörülüyor. Yasanın tanıdığı mühlet, 1996-Kasım ayında doluyor. 

Peki halen bankacılık sektörünün yüzde 40'ını kontrol eden kamu bankalarının özelleştirilmesi ne kadar doğru? Herkesin kafasındaki bu soruyu bilimsel bir araştırma cevaplamaya çalıştı. Doç. Dr. Ahmet Ertuğrul ve Doç. Dr. Osman Zaim tarafından yapılan bir araştırma 1980-1994 döneminde bankacılık sektörünün gösterdiği gelişimi kantitatif yani sayısal verilere dayanarak analiz ediyor. Araştırmanın gösterdiği en çarpıcı sonuç şu ki, satılması öngörülen kamu bankalarının etkinliği, özel bankalardan hiç de geri kalır gibi değil. 

Kamu bankalarının etkinliği, özel ve yabancı bankalarla karşılaştırıldığında sadece 1993'te geriledi. Bu etkinlik azalışı ise daha çok siyasilerin kararlarını yansıtan ve teknik deyimle 'yanlış kaynak tahsisi' olarak tanımlanan durumla yakından ilintili bulundu. Üstüne üstlük 1994'teki büyük mali krizden kamu, özel ve yabancı bankaların hepsi nasibini aldı. Özel sektör bankalarının da etkinliği azaldı. Bu durumda Anayol'u oluşturan siyasilerin kendi kendilerine 'Kamu bankalarını neden özelleştiriyoruz?' sorusunu bir kez daha sormaları gerekiyor.

10 Haziran 2025 Salı

İÇ BORÇLANMAYA 'AMERİKAN MODELİ' GELİYOR

İÇ BORÇLANMAYA AMERİKAN MODELİ 

Devletin gelirleriyle giderleri arasındaki dengenin bozulduğu dönemlerde kamu finansmanını sağlamakla yükümlü olan Hazine yöneticilerine sadece iç borçlanmaya gitmek kalıyor. Türkiye'de kamu kesimi borçlanma gereğinde (KKBG) hedeflerin aşılmasına çözüm arayışları çerçevesinde, bu yılın ikinci yarısında iç borçlanmada 'Amerikan Modeli'ne geçilmesi planlanıyor.

Cahit UYANIK 

Türkiye'nin iç borçlanma macerası yıllardır süregeliyor. KKBG'nin son üç-dört yılda hızla yükselmesi, iç borçlanmayı ülke gündemine çok ciddi bir sorun olarak getiriyor. Öyle ki bu oran 1991'de yüzde 14,4'e kadar yükselmişti.  Açık bir ifadeyle devlet, harcadığı her 100 liranın 15 lirasını borçla karşılamıştı. Hükümetin enflasyonla mücadelede KKBG'nin düşürülmesine verdiği öneme karşın, geçtiğimiz yıl KKBG ancak yüzde 12,6'ya kadar düşürülebildi. Bu yıl KKBG'nin yüzde 9'a kadar indirilmesi hedefleniyor. Gerek Başbakan Süleyman Demirel gerekse Devlet Bakanı Tansu Çiller bu oranı yüzde 2,5'lara çekmeden enflasyonun kontrol altına alınamayacağını ifade ediyorlar.

1986 yılı iç borçlanmanın kurumsallaştığı bir yıl olarak tarihe geçmiş ve ilk kez haftalık ihale yöntemiyle borçlanmaya başlanılmıştı. Bu sisteme göre Merkez Bankası, Hazine adına 13, 26, 39 ve 52 hafta vadeli iç borçlanma bonoları ve devlet tahvili satıyordu. İhaledeki faiz oranları ise katılımcı konumundaki banka ve aracı kurumların tekliflerinin alt ve üst sınırları arasında bir yerde belirleniyordu. 

Koalisyon hükümeti 1992 yılı başından son çeyreğe kadar ihalelerdeki faiz oranını düşürmek için elinden geleni yaptı. Ekonomi yönetimi faizleri düşük tutmak için önemli düzeyde borçlandı. Geçen yılın son aylarında ise Hazine ihalelerde faiz oranını düşürme amacını bir kenara bırakarak, kamunun nakit ihtiyacını 'neye malolursa olsun' karşılamaya yöneldi. Bu gerçeği düzenlediği son basın toplantısında Devlet Bakanı Çiller de kabulleniyor ve şöyle konuşuyordu:

"Geçen yıl faizleri düşüreceğiz dedik. Ancak bu Hazine bonoları nedeniyle mümkün olmadı. Yüksek bir faiz borcu ortaya çıktı. Çünkü çok yüksek bir iç borçlanma oldu. Bunda Tahkim Yasasının tanıdığı 13 trilyonluk kısa vadeli avans miktarının kullanılmaması da etkili olmuştur. Bunu ifade etmeyi borç biliyorum."

İpin ucu kaçtı, Amerikan modeli geliyor 

Bütün bunların sonucunda 1993 yılının ilk 3 ayına 50 trilyon lirayı aşkın bir itfa birikti. Ocak, Şubat ve Mart aylarında yapılacak maaş ödemeleri de dikkate alındığında devletin kasasından çıkması gereken paranın yaklaşık 80 trilyon liraya ulaştığı görülüyor. Bu da devletin iç borç yönetiminde ipleri elinden kaçırdığını gösteriyor. 'Borç yiyen kesesinden yer' atasözünü unutmuşçasına borçlanan Hazine, 1993 yılında 'iyi bir projeksiyon sağlayabilmek' ve vadeyi uzatarak 'yıl sonundaki ödemelerinin ne kadara ulaşacağını şimdiden belirlemek için' iç borçlanmada 'Amerikan modeli'ne geçiyor.